Yazan Yalçın BAYER
Köşe Yazıları
8 Ekim 2009
“TÜCCAR siyasetçiden sonra tüccar bürokrat dönemi mi başladı?” dedi CHP PM üyesi Berhan Şimşek…
“Ne demek” dedik, “Araştır da gör” dedi… Kongreler için Ankara’dayken, Bayındırlık Bakanlığı’nda ‘gözü kulağı’ olan bir-iki dostumuzla konuştuk. Ankara’dan önümüze belge ve bilgiler geldi. O dostlara teşekkür etmek lazım.
AKP döneminde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Müsteşarlığı’na Sabri Erbakan getirilmişti. Erbakan, yeni kabine değişikliğinden sonra görevden alındı.
Yeni Bakan Samsun Milletvekili Mustafa Demir, Müsteşarlığa Şaban Önder Kıraç’ı getirdi. Tartışılan bir isim olacağı anlaşılıyor.
Kıraç’ı tanımak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Önce İller Bankası’na giriyor. 1990’ların başında Özel Çevre Koruma Başkanlığı’nda planlama uzmanı olarak görev yapıyor. 1994 yılında ‘kıyı alan yönetimi’ konusunda ABD’de eğitim alıyor. Şehir planlamacısı olan Kıraç, yurda dönünce eşi Şahver Kıraç’la birlikte Megaron Mimarlık Planlama İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti.’yi kuruyorlar.
2004 yılında Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe tarafından Özel Çevre Koruma Başkanlığı’na getiriliyor. Atamasının yer aldığı Resmi Gazete’nin tarihi 14.4.2005. Ama Megaron şirketi müdürlüğünden 2.9.2005 tarihinde ayrıldığı dikkat çekiyor. (Megaron’un belediyelerden epeyce iş aldığı bilinir.)
HUKUK VE ETİK
Yani 4 ay hem kamuda kurul başkanlığı, hem de pay sahibi olduğu şirketinde müdürlük yapıyor. Bu konunun hukuki yönü önemli… Peki Kıraç hakkında bu konuda bir soruşturma açılmış mıdır? Yoksa bazı şeyler ‘göz ardı’ edilmiş midir? Bir de ‘etik’ tarafı var işin tabii…
(Devlet Memurları Kanunu ve yürürlükteki mevzuat devlet memurlarının, limited şirketlerde ortak olmalarını engellemiyor ancak ortak oldukları şirketlerde görev almalarını yasaklıyor. Bu konuda Devlet Personel Başkanlığı’nın internet sitesinde ‘mütalaa’ bulunuyor.)
Sonrası için ‘Varan 2’ dersek… Bu dönem ilginç… 2007 seçimlerinden sonra Pepe’nin yerine Çevre ve Orman Bakanlığı’na Prof. Veysel Eroğlu gelince, Önder Kıraç’ı görevden alıyor. Kıraç da yeniden, eşi ile ortak olduğu Megaron şirketine müdür olarak dönüyor.
Varan 3… Başlıkta vurguladığmız gibi Bayındırlık Bakanlığı’nda bir ‘ilk’ de gerçekleşiyor. Sabri Erbakan’ın görevden alınmasından sonra müsteşarlık koltuğu bir süre boş kalıyor. Daha sonra bu makama getirilen isim Kıraç oluyor. (Resmi Gazete, 11.9.2009)
Yine bir hukuk dışılık ortaya çıkıyor burada… Kıraç, Ticaret Sicil Gazetesi’ne göre şirket müdürlüğünden ise 14.9.200’da ayrılıyor.
MİNAREYE KILIF MI
(Bir not… Kıraç ÖÇK Başkanı iken, eşi Şahver Kıraç ‘D grubu yeterlilik’ alıyor. Bu gayet normal sayılabilir. Ancak Müsteşarlık görevine getirilmeden üç hafta önce, ortağı olduğu Megaron şirketinin yeterlilik belgesinin 21.8.2012 tarihine kadar uzatılması size göre dikkat çekmez mi? Bunu duyan vicdan sahibi AKP’li vekiller “Minareye kılıf işi galiba” diye düşünür ama susar! Cumartesi günkü AKP kongresindeki suskunlukları gibi…)
Görünen o ki, Bakanlığın yeni müteahhit-müsteşarı Şaban Önder Kıraç’ın ortağı olduğu şirketin ve eşinin Bakanlık’la olan işlemleri merak konusu olacaktır.
Bu durumda pek çok soru akla gelecektir.
Şöyle bakınca, 1980’den bugüne kadar 10 Bayındırlık Müsteşarı’nın görev yaptığını gördük… Bir tek ‘müteahhit’ Kıraç oldu. İnsan düşünüyor.
Bunca yıllık birikimi olan Bayındırlık Bakanlığı’ndan müteahhit olmayan bir müsteşar bulunamaz mıydı? Berhan Şimşek’in söylediği gibi ‘tüccar siyasetçi’den sonra demek ki ‘tüccar müsteşar’ dönemini de görecekmişiz.
BİLİYOR MUSUNUZ
TEKEL Sigara Sanayii İşletmeleri A.Ş.’de Yönetim Kurulu üyeliğine Ahmet Çağrı Çiçek’in, Tütün ve Alkol Piyasaları Düzenleme Üst Kurulu Başkanı Kazım Çalışkan’ın da THY Genel Müdür Yardımcılığı’na verildiğini… AKP’den Şişli Belediye Meclis üyeliğine seçilen ve Mustafa Sarıgül’ün, kuracağı Türkiye Değişim Partisi’nin İstanbul’da Abdi İpekçi Salonu’ndaki tanıtım toplantısında yanında oturan ve partinin kurucuları arasında yer alacağı söylenen işkadını Zeynep Dereli’nin, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın talebi üzerine bakanlık danışmanlığından sonra AKP’den ve Belediye Meclis üyeliğinden istifa ettiğini…
Gül ve Erdoğan devrede
DİYARBAKIR’daki ‘sahte rapor çetesinin’ işadamı Remzi B. ile işbirliği yaparak, bayan öğretmen N.B. ve 8 yaşındaki kız çocuğunun yaşamını zindan etmek için kurduğu karanlık komployo devlet el koydu. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan başta olmak üzere devletin resmi kurumları devreye girerek, ‘sahte rapor çetesi’nin yargı huzuruna çıkartılması için düğmeye bastı. Şimdi bir kamu görevlisinin gönderdiği Diyarbakır damgalı mektuba kulak verelim:
“Bayan eğitimci N.B. ve kız çocuğunun dramına ilişkin yazılarınızı başından beri dikkatle takip ediyoruz. Eğer yazılarınız olmasaydı, N.B.’nin bütün ısrarlı dilekçeleri sumen altı edilecekti. Yazınızdan sonra N.B.’nin sumen altındaki dosyası tozlu raflardan indirilmeye başlandı. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Diyarbakır Valiliği’ne resmi yazı yazarak “sahte rapor skandalı konusunda gereği neyse yapılması” talimatı verdi. Bunun yanında Başbakan Erdoğan devreye girerek, Valiliğe sahte rapor skandalının araştırılması yolunda talimat yazısı gönderdi. Bakan Çubukçu, Ankara’dan deneyimli bir müfettiş görevlendirerek, skandalın ortaya çıkarılması için düğmeye bastı. Sağlık Bakanı Akdağ, müfettiş görevlendirirken, İçişleri Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay’ın talimat yazısı da Valiliğe ulaştı. İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül ile aynı komisyon üyesi Ahmet Ersin, ‘sahte rapor’ skandalının ortaya çıkarılması için, başından beri olağanüstü gayret gösteriyorlar. Bu ara Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Sayın Güldal Akşit ve aynı komisyon üyesi Canan Arıtman da öğretmen N.B. ve kız çocuğunun dramına seyirci kalmayarak; konuya duyarlılık gösterdiler. Son bir ayrıntı olarak Diyarbakır 2. Sulh Ceza Mahkemesi, N.B. ve kız çocuğunun yaşamını ‘tehdit ve şantajla’ karartan işadamı Remzi B.’yi tokat gibi bir kararla ‘tehdit ve şantaj’dan mahkûm etti.”
Okuyucumuz bunları anlatıyor da… Şimdilik parantez açarak, Vali Avni Mutlu’nun “suçluların yargılanmasına izin verip vermeyeceği” konusundaki kararını bekleyelim.
Kapitülasyon
KENDİ halkına binden fazla internet sitesine erişimi yasaklayan şark kurnazları, IMF toplantıları esnasında yabancı katılımcıların kullanımı için toplantı alanlarına kurulan bilgisayarlarda yasakları kaldırarak tüm sitelere erişim olanağı sağladı.
Bu bir duyum değil, kişisel tecrübe sonucudur.
Kapitülasyon böyle bir şey olsa gerek.
Cem TOKER-LDP Genel Başkanı
Yazan Serap ÖZAKSOY
Köşe Yazıları
6 Ekim 2009
Allah insanı hekim ve hakimsiz bırakmasın… Ama onlara da muhtaç etmesin!
Hani ne derler, doktorunu seven hasta, çabuk iyileşir.
Eğer neren ağrıyor ise sanki canın oradadır.
Uzun lafın kısası annemin hastalığı sebebiyle Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne yolumuz düştü. Uzun bir zaman önce de aynı yere gitmiştik. Ama inanın yine diyorum ki, Allah göndertmesin. Hastane hakikaten pırıl pırıl. Hadi pırıltıyı geçelim. O çalışanların nezaketi, o doktorların ilgisi, o işlevlerin çabukluğu ve yardımseverlik karşısında hakikaten başta Başhekim Prof.Dr.Hamit Okur olmak üzere herkesi kutlarım. Çünkü eskisi gibi ne kuyruk var. Ne bana necilik var. Derhal size hizmet veriyorlar. Ardından hepsinden önemlisi güler yüzle işleriniz yapılıyor. Hatta şuna da dikkat ettim. Sabahın 6.30’unda MR çektirmeğe gittiğimizde; yine aynı ilgi ve sıcakkanlılıkla karşılaştım.
Bu olayın ardından bazı arkadaşlarım ve dostlarımla da görüştüğümde… Devlet hastanelerinin artık gitmekten korktuğumuz öcü görüntülerinin kaybolduğunu; sanki özel hastaneler gibi hizmet verdiklerini duydum ve de gururlandım. Demek ki artık bizlerin de değer verildiğimizi görmek inanın insanın çok hoşuna gidiyor.
Fakat bir sözüm daha olacak. O da özellerin durumları… Kapıdan daha girerken söğüşleme başlıyor ve artık öyle bir pazarlık oluşuyor ki; hastanın durumu değil sizin maddi durumunuza göre muameleler yapılıyor. Devletimiz kendi kurumlarını çok güzel düzene sokmuş; onlardan ricam biraz da özelleri sivil kontrollar vasıtasıyla denetleyecek olurlarsa; gerçekleri onlarda tespit eder ve gerekeni yaparlar…
Herkese sağlık ve esenlikli günler dilerim.
Yazan Yakup SEVİNDİK
Köşe Yazıları
6 Ekim 2009
Beşiktaş, Osmanlı’nın son günlerine benziyor!
BEŞİKTAŞ-Denizlispor maçında ne izlediniz?.. Futbol mu? Hayır!.. Türkiye’de yıllardır dillendirilen ‘iç savaş’ senaryolarının küçük bir uygulaması vardı sanki sahnede!.. Kavga, küfür, şiddet, tehdit, sindirme… RTÜK artık Beşiktaş maçlarının yayınına 18+ ibaresini koymalıdır! Yıldırım Demirören ve ekibinin derslerini iyi çalıştıkları ortada!..
Türkiye gün geçtikçe İskoçya Ligi’ne benziyor… Celtic ve Glasgow Rangers ne ise Türkiye’de de Fenerbahçe ile Galatasaray o olmaya doğru hızla sürükleniyor… Beşiktaş mı?.. 106 yıllık bu kulüp sıradanlaşıyor, usta olmayan ellerde değerini yitiriyor… Şampiyonluk, kupa değil dediğim… Geleneklerini, değerlerini, kültürünü yitiriyor… Sıradanlaşıyor!..
Serdar Bilgili’yi deviren zihniyet, Yıldırım Demirören’in yardımıyla adeta ‘canavarlaştı’ ve şimdi kendisini yemek için salyalarını akıtıyor!..
Demirören görev yaptığı sürede hep bir taraftar gibi baktı olaylara… Oysa Beşiktaş gibi bir camianın başkanı olmalıydı… Kendisine yapılmayan şeyleri başkalarına yapmayı mübah saydı… Aziz Yıldırım’ın kendilerini kulübün üstünde gören taraftarlara yaptığını yapmayı bir kenara bırakın, Demirören daha da ‘azmaları’ için onlara destek verdi!
Bugün o ‘canavar’ sadece Demirören’i tehdit etmiyor!.. Beşiktaş’ın 106 yıllık geleneğini, kültürünü, değerlerini tehdit ediyor… Hiçbir taraftar, hiçbir kulüpten yukarıda olamaz… Sadece Demirören değil, son 10 yılda yönetime gelen yöneticilerin basınla ‘maddi’ ilişkileri, taraftarla ‘maddi’ ilişkileri ayyuka çıktı!.. Hani nerede bu Beşiktaşlılık duruşu!..
Türkiye Kupası’nı TFF Başkanı’nın babasına götüren ‘nifak’ zihniyeti ne ise bugün ortaya çıkan tablo da odur… Ne ekersen onu biçersin… Demirören bağırıyor, “Kongreyle geldim, kongreyle giderim” diye… Bu bile bir tehdit değil midir Beşiktaş için? İşaret veriyor, “Beni devirecek varsa, gelsin kongrede devirsin göreyim” demeye getiriyor… İngiltere’de olduğu gibi kulübü tapusuyla almaya kararlı Demirören!
Türkiye’de futbol kültürü artık Fenerbahçe ile Galatasaray’ın rotasına girmiştir. Siz ister kabul edin, isterseniz etmeyin! O sizin probleminiz… Süleyman Seba dönemi sonrası Beşiktaş yarışmacı ruhunu, etiğini ve mücadelesini kaybetmiştir…
Oysa rakipleri olan Fenerbahçe ve Galatasaray eksik de olsa kurumsallaşma yanlısıdır… Son 10 yılda Fenerbahçe yarışmanın içindedir… Ekonomik anlamda kişilere bağımlı değildir… Taraftar gruplarının üstünlüğü bitmiştir… Futbolun dışındaki tüm branşlar da zirve yarışı içindedir… Geçmişindeki tüm değerlere sahip çıkmaktadır… Tesisleşmiştir… İstikrar sağlamıştır… Taraftar kulübünün yanındadır… Fenerium para basmaktadır… Gelir elde eden kulüpler tablosunda dünyanın 19. Sırasına yerleşmiştir… Şampiyonluklar da bu tablo içinde kaçınılmazdır…
Galatasaray’da da durum farklı değildir… 2000 yılından bu yana büyük borç içinde olmalarına rağmen sportif başarıdan geri kalmamıştır… Atılımlar içindedir. TOKİ sayesinde yeni bir stada kavuşmak üzeredir. Taraftarlar aldıkları ürünlerle Fenerbahçe’yi gelir anlamında yakalamıştır… Kulüp içerisinde ‘etkili ama dışarıya karşı sessiz’ muhalefet vardır… Galatasaray kültürünün dışında sözlerin bir anlamı yoktur… Şampiyonluk sayıları Fenerbahçe ile başa baştır…
Şimdi bu tabloya bakarak şu iddialı lafı söylemekte bir yanlış görmüyorum… Fenerbahçe ile Galatasaray izin verdiği ölçüde Beşiktaş şampiyonluğa oynayacak bir ekip olma yolundadır… Aksini söyleyecek olanların çokluğu benim için önemli değildir! Ben mantığa bakarım… Aklın yolu birdir… Beşiktaş’taki sorun sadece Yıldırım Demirören değildir… Kulübün ‘2. Süleyman Seba’ya ihtiyacı vardır… Yoksa Demirören’in gitmesi çok şeyi değiştirmez Beşiktaş’ta…
Şu haliyle Beşiktaş Osmanlı’nın son günlerini hatırlatıyor… Ya yeni bir lider çıkacak, ya da…
Yazan Kemal BELGİN
Köşe Yazıları
5 Ekim 2009
Uluslararası Olimpiyat Komitesi İOC, tarihi bir karar açıklayarak, 2016 Olimpiyat Oyunlarını ilk defa Güney Amerika kıtasına verdi.
Yer, Brezilya’nın turizm cenneti başkenti Rio De Janeiro…
Bu karar gerçekten de tarihidir.
Çünkü 1896’dan bu yana, yani olimpiyatların doğuş yeri olarak kabul edilen Atina’da ilk organize edildiği yıldan bu yana Güney Amerika kıtası bu büyük spor şölenine ev sahipliği yapma şans ve onuruna erişememişti. Gerekçe olarak saat farkları, ulaşım gösterildi çoğu defa… Tabii ki ekonomik sıkıntılar da dile getirildi. Kısaca Güney Amerika bir türlü olimpiyat düzenleyen düzeyde görülmeyen kıta olarak edildi neredeyse…
Ancak gözden kaçan çok önemli bir faktör vardı. O da Brezilya’nın başkenti Rio’nun turizm cenneti oluşuydu. Kim bilir belki de bu özellik dikkate alındı ama, ülkenin içinden bir türlü çıkamadığı ekonomik dar boğaz her defasında birinci engel olarak heveslilerin karşısında duruverdi. Şimdilerde ise devlet başkanının büyük çabaları ve ülkedeki ekonominin en azından kendi koşullarına göre iyiye gidişi olimpiyatın ev sahipliğini kazandırıverdi.
Şimdi ne mi olacak?
Zaten bir turizm cenneti olan Rio, 2016 Olimpiyat Oyunları süresince müthiş bir sporcu, sporsever akınına uğramanı yanı sıra, turistik spor gezilerinin de rekor kırılacağı bir başkent unvanını elde edecektir. Şuna yürekten inanıyorum ki, Rio’nun oyunlara ev sahipliği hakkını elde ederken, bir turizm cenneti olduğu gerçeği de dikkate alınmıştır.
Ne diyelim ki?
Darısı, turizm potansiyelini tarihi yapısının değeri yakınına çekmek zorunda olan İstanbul’un başına…
Yazan Erkan ÖZMEN
Köşe Yazıları
24 Eylül 2009
Türkiye yıllardan beri, daha doğrusu Cumhuriyet ilan edildiğinden beri dış tanıtıma gerçekten büyük önem verdi. Mustafa Kemal Türkiye’nin yurt dışında tanıtımına çok büyük emek ve önem verdi. Türkiye çok partili yaşama geçtikten sonra ki zaman içinde ülkenin yurt dışında tanıtımı için büyük paralar harcadı. Ama bu çalışmalar ülkemizin tanıtımı için yeterli fayda sağlayamadı. Yıllarca dış tanıtımda kullanılan balık, rakı, Türk lokumu dansöz edebiyatı hep solda sıfır olarak kaldı. Üç tarafı denizlerle kaplı, eşsiz güzelliklerle sahip koyları, güneşi denizi, her karışı buram buram tarih kokan unsurları bir türlü ön plana çıkartıp ülkemizi turizm yönünden yurt dışında tanıtamadık. Ege’nin caaanım koylarında balık çiftlikleri ve hidroelektrik santralleri kurduk. Fethiye’den başlayıp Antalya’yı, Mersin’i İskenderun’u içine alan güzelim sahil şeridine turizmi canlandıracağız diye bol bol otel yapıp beton yığını haline getirerek sınıfta kaldık…
2010 yılında Türkiye’nin dış tanıtımı için hazırlanacak reklam filmlerinin ihalesinin yaklaştığı günlerde çok önemli bir gelişme oldu. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye için yeni bir imaj yaratmanın zamanı geldi diyerek duruma el koydu. Bakan Ertuğrul Günay, Avrupa’da Türk kültürüyle ilgili “Turkish lokum, kafada kırmızı fes ve dansöz, şalvarlı ve pala bıyıklı erkekler” gibi yanlış imajın olduğunu ve bunun bir dönem reklam filmlerinde bile kullanıldığını belirterek, yeni reklamlarda bunu değiştirmeye çalıştıklarını açıkladı…
Daha önceki Kültür ve Turizm Bakanlarımız kusura bakmasınlar ama; Ertuğrul Günay’ın bu teşhisi çok doğru. Yıllarca milyarlarca para harcayarak Türkiye’nin yurt dışında tanıtımını yapmağa çalıştınız ama başarılı olamadınız. İstatistiklere bakıldığında 10 milyonluk Yunanistan’ın turizm gelirleri bizden daha çok. Neden çünkü tanıtımlarını çok iyi yapıyorlar. Bacasız sanayinin ne olduğunu keşfetmişler. Biz ülke olarak daha hala kısır döngü içindeyiz.
Artık bu Türkiye eski reklamlardaki Türkiye değil. Bu Türkiye dev adımlarla ilerleyen büyük bir ülke. Türkiye’nin yurt dışındaki tanıtımın bilimsel bir şekilde yapılması gerekli. Bunun içinde Üniversitelerden, Sivil Toplum Örgütlerinden, Bilim adamlarından, Akademisyenlerden, Turizmcilerden, Turizm Yazarlarından oluşan bir Yüksek Kurul kurulmalı. Bu yüksek kurul yalnız ülkemizin yurt dışında ki tanıtımı için çalışmalı. Türkiye sadece çekilecek reklam filmleri ile tanıtılmaz. Tanıtım için yüzlerce unsur var. Bunlar tek tek araştırılmalı. Türkiye’nin Turizm olgusu siyaset ve partiler üstü bir statüye getirilmeli.
Daha önceki yıllarda olduğu gibi eşe dosta, yandaşa reklam şirketlerine yaptırılan tanıtım filmleri gibi netice vermez. Ertuğrul Günay’ın yeni tanıtım filmlerinin yapılışında bu unsurları göz önüne alacağına inanıyorum.
Çünkü ülkemi seviyorum…
Yazan Yakup SEVİNDİK
Köşe Yazıları
23 Eylül 2009
Cüneyt Karakaya… Kendisiyle çalışma alanlarımız hiç kesişmedi… Gazetecilik mesleğinin iyi örneklerinden biri olduğunu dışarıdan takip ettim… Uzun yıllar yaptığı mesleği şimdi başka bir boyuta taşıyarak, ‘ataryemez’ adı altında internet sitesinden sürdürüyor… Ataryemez’in en beğendiğim tarafı tarafsızlığı… Cüneyt de kendine ait bu siteden ‘kendine göre’ doğruları gösterme çabasında… Yaptığı işe saygı duyuyorum…
Ancak; kendisinin spor basını ve günümüz spor gazeteciliğini ‘düzeltme’ çabalarına ve söylemlerine diyeceklerim var…
Bir ülkenin bankacılığı, reklam sektörü, turizmi ne ise basını da ondan farklı olamaz… Yani; cehalet, çıkar ilişkileri, adam kayırmaca gibi konular tüm sektörlerin ana sorunu… Adamın olduğu sürece bitirdiğin okul, aldığın eğitim, cevvalliğin çok önemli değildir bu ülkede…
Benim asıl değinmek istediğim de bunlar değil aslında… 1992 yılından bu yana medyanın her kolunda görev yaptım… Televizyon, gazete, dergi… Muhabirlik de yaptım, müdürlük de… Cüneyt’in her yazısında sızlandığı eğitimsiz spor basını vurgusundan bence daha önemli bir sorun var… Dinozorlar!
Yaşınız kaç olursa olsun, çocukluğunuzda veya gençliğinizde televizyona çıkıp size ahkam kesen ve ‘spor yazarı, müdür veya muhabirlerin’ köşelerine çekildiğini gördünüz mü?! Ben görmedim… Göreceğimi de sanmıyorum!.. Emekli olduktan, 70 yaşına geldikten sonra bile ‘ihtirasla’ kulis yapanlardan tutun da, yazısı çıkmadığı için ‘küsen’ birçok gazeteci tanıyorum… O vakit nasıl olacak da, spor basınının içine yeni fikirler, yeni ufuklar kazandıracaksınız? Bugün spor basınını yöneten insanların yerlerinde nasıl ‘kök saldığını’ soruşturmak gerekmez mi? Birisi garsonluktan gelecek, diğeri elektrikçi… Bir diğerinin eşinden dolayı koltuğuna ‘zamkla’ yapıştığını sorgulamadıktan sonra ‘spor gazetecilerinin’ durumlarını irdelemek yanlıştır…
Ben insanların bir yere gelmesi için illa üniversite mezunu olmasının şart olmadığına inananlardanım. Eğer adam ‘her haliyle’ gazetecilik ruhu taşıyorsa, kendini geliştirmişse illa diploma taşımasının gerekliliğine inanmıyorum. Bunun dünya üzerinde yüksek bir istatistikle de sabit olduğunu ispat ederim… Sorun; diploma değil…
Sorun; ‘ekrana çıkıp ya da köşesinden birilerine saldırarak’ kendini geliştirmeyen, çağı yakalayamayan insanlar topluluğunun kendilerine ‘gazeteci’ demesidir… Ki, bu görüş son derece sakıncalıdır…
Gelişmeye kapılarını kapatan bu güruhun ‘kapalı devre’ yayın yapmasının sonuçları spor gazeteciliğinin itibarını yok etmiş, dolayısıyla sonunu getirmiştir… Bugün Türkiye’de spor basınını yöneten kişilerin içinde yaşı 40’tan aşağı olan kaç müdür vardır? Peki, yaşı 55 ila 70 ve üstü olan kaç kişi vardır? Çoğunluğu ikinci şıkka girer… O vakit nasıl bir değişim geçirecek spor basını?
Bugün iletişim fakültelerinden binlerce insan mezun oluyor… Bir o kadarı basının içinden yetişen alaylılar… Peki, son 10 yılda kaç insan aşağıdan gelip, yukarılarda tutunabildi? Ben spor basının içinden gelen birisi olarak bu sayının çok kısır olduğunu söyleyebilirim… Şanssızlar ise ‘bu mesleğe lanet okuyarak’ söylenip duruyorlar!.. Bu ülkede babadan oğla geçen spor gazeteciliği, köşe yazarlığı var!.. Bir de bunların üstüne ‘dinozorların’ akrabaları, tanıdıkları, yöneticilerin gönderdiği ‘topçu eskileri, menajerler binince ‘ilerici’ genç gazetecilerin yaşam alanları daralıyor…
Tabii Cüneyt iyi niyetli bir meslektaşımız… O yüzden ‘diploma’nın ve ‘dil eğitimi’ almanın spor basınını kurtaracağına inanıyor… Ben inanmıyorum… Bu sorun aslında sadece basının bir sorunu değil. Türkiye’deki her iş alanına, hatta günlük yaşantımıza sirayet etmiş…
O yüzdendir ki, bu müdürler ve yazarlar koltuklarını koruyabilmek adına kulüplere, yöneticilere şirin görünmek zorundalar… Türkiye’de kulüp başkanlarının adeta ‘çantası’ olan yazarlar biliyoruz… Ben 36 yaşındayım… Biri spor gazetesi, ikisi dergi olmak üzere 3 medya kuruluşunda yayın yönetmenliği yaptım. Muhabirlikten geldim. İşimi iyi yaptım… Ama bunlar benim kariyerim için yeterli değil… İşsizim…
Neden biliyor musunuz? Kulis yapmayı bilmem! Ayak oyunları bana göre değil! Siyaset, spor, felsefe ve hayatın diğer alanlarında yorum yapacak kadar bilgim olduğuna inanıyorum… Ama işsizim! Oysa spor müdürü olduğunu iddia eden birçok kişinin biliyorum ki, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’tan başka bildiği gazetecilik yok!
Gazeteciliğin ruhunu anlamayan, ‘herkesin yaptığını yaparak ayakta kalabileceğini’ düşünen medya patronları da en az bu mesleğin saygınlığını yitirmesinde önemli bir etken… İşi sadece ‘diplomaya’ bağlamak kolaycılıktır…
Cüneyt iyi bir gazeteci… O da gazetecilik mesleğinin batıdaki örnekleri gibi olmasını arzuluyor… Gazeteciliğin sarı basın kartından ibaret olmaması gerektiğini düşünüyor… Yöneticilerin kontrolünde, dalkavukların cirit attığı, ihale borazancılığı ve dedikodu kazanı haline gelen ‘gazeteciliğin’ bitmesini bekliyor… Gazeteci olduğu için saygınlık istiyor.
‘Spor gazetecisi olmak bu ülkede çok kolaydır’ demiş Cüneyt… Hayır! Bu ülkede spor gazetecisi olmak çok zordur… Çünkü; ‘gazetecilikten başka her şeyi yapan dinozorlar ve müdürler’ arasında hep kaybeden onlar olmuştur!
sevindiky@yahoo.com
Yazan Serap ÖZAKSOY
Köşe Yazıları
9 Eylül 2009
Serap ÖZAKSOY
İnsan doğduğu zaman hangi takımı tutacağını bilemez. Tutacağı takımın seçiminde önce ailenin, ardından da çevrenin büyük etkisi vardır. Bendeniz de doğduğum zaman ailemin bir bölümü Galatasaray’lı, bir bölümü de İstanbulspor’lu idi. Bir bölümü ise Beşiktaş’lı… Ben de düşündüm acaba hangi takımı tutsam diye…
Fakat annem Galatasaraylı olmasına rağmen; eniştesi Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nü 1903’de kuran Mazhar Kazancı idi. Baktım durum vahim ama; bir kulübün kurucu ile aynı akraba bağlarını taşımak bana daha tutarlı geldi ve ben de BEŞİKTAŞ’ı tercih ettim.
Geçenlerde hatta 1903’de ilk renkleri Kırmızı-Beyaz olan Beşiktaş’ın Türkiye’nin dev kulüplerinden biri olan Kartal’ların kurucusu Mazhar Kazancı’nın küçük oğlu Melih Kazancı ile bir araya geldiğimizde babasının o tarihi kulübü nasıl bir heyecanla kurduğunu… Mazhar Kazancı’nın iyi bir Alman jimnastik ekolünün temsilcilerinden olduğunu ve ailenin üç erkek evladını da spora nasıl alıştırdığını bana anlattı. Aslında nostalji yaşamak ve tarihle yüz yüze olmak başka bir duygu. Hatta laf arasında Melih ağabey en büyük arzularından birinin de Beşiktaş’ın Akaretler’deki kulüp binasında bulunan babasının büstünü görmeden ölmek istemediğini de söylemesi beni çok duygulandırdı. En kısa zamanda Sevgili Melih Kazancı’nın bu isteğini yerine getirmek için ben kendisine söz verdim.
İşte yukarıda da belirttiğim gibi ben kökten Beşiktaş’lıyım. Elimden geldiği kadar şimdilik İstanbul’daki maçlarını kaçırmamaya çalışıyorum. Ama eskiden görev icabı deplasmanlara da gidiyordum. Çünkü bendeniz 1975 senesinde Tercüman Gazetesi’nin Necmi Tanyolaç’ın Müdürlüğü’nü yaptığı efsane Spor Servisi’nde gazetecilik hayatına başlamıştım. Yani bizler o zamandan bugünlere Allah rahmet eylesin sevgili patronum Kemal Ilıcak’ın; bizlerin deyimi ile ILICAK ÜNİVERSİTESİ’nden bu günlere geldik.
Yazan Kemal BELGİN
Köşe Yazıları
7 Eylül 2009
Turizm, futbol ve ekonomi!
Kemal BELGİN
Çağımızın sihirli üçgenini oluşturur, başlıkta yer alan kelimeler… Yani futbolun olduğu yerde para da vardır, gezip görme tutkunlarının harcadıkları da artıdır. Buradan hareketle şöyle bir tarama yapalım… Türkiye’nin bir
numaralı turizm yöresi olarak Antalya ve civarı gösterilir. Bu yöredeki turistik tesislerin hemen hemen hepsinde sayısız futbol sahası ve takımların kamp yapabilmelerine uygun yerleşim blokları bulunmaktadır. Böylece, özellikle kış aylarında futbol takımlarının adeta baskınına uğrayan Antalya ve çevresi ülkeyi ciddi bir döviz kazanımına taşımaktadır. Kolayca görüleceği gibi futbol-turizm-ekonomi burada en çarpıcı biçimde karşımıza çıkabilmektedir.
Biraz da bizim dışımızdan örneklerle yazımızın başlığına güç kazandıralım. Bilindiği gibi futbolun en renkli, en popüler yarışma platforma; hiç kuşkusuz Dünya Kupaları’dır. Dört yılda bir kıt’a değiştirilerek yapılan Dünya Kupaları sayısız turistin akınına uğramakta, dolayısıyla futbolla karışık turizm canlanmakta ve organizatör ülke döviz girdisinde ciddi patlama yapabilmektedir. Aynı şekilde yine dört yılda bir organize edilen Avrupa Futbol Şampiyonaları da, bu kıtadaki ülkelere ciddi kazanımlar aktarabilmektedir. Tabii ki yine dört yılda bir yapılan Olimpiyat Oyunları’ndan da söz
etmemiz gerekir. Bir ülkenin bir şehrinde düzenlenen bu, sporun bütün dallarının yarıştığı, dolayısıyla da sadece spor kafilesi katılımında 30 bin rakamının geçilmeye başlandığı bu platformda da ciddi turist girdisi ile karşılaşılmaktadır. Hiç unutmam, 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda spor kafileleri, medya ile birlikte 40 bin kişiyi geçmişti. Bunun yanına bu kentin zaten turizm cenneti olduğunu da dikkate alırsak, varın gerisini siz düşünün… Yani turizm-ekonomi-spor zenginliğinin vardığı noktayı…
Buradan daha derince bakınca, ülkelerin spor tesislerine yaptıkları yatırımların inanılmaz boyutlara ulaştığını, böylece ekonominin canlanmasına değişik bir anlam taşıdığını da rahatlıkla görebiliriz. Size son çarpıcı bir örnek sunarak yazıyı noktalayayım… Erzurum’da Kış Oyunları düzenlemeye hazırlandığımızı hatırlarsak, buraya kadar gelen satırların anlamı da daha büyür…
Yazan Erkan ÖZMEN
Köşe Yazıları
4 Eylül 2009
Ne Mutlu Türküm Diyene
Erkan ÖZMEN
Cumhuriyetin yeni kurulduğu yıllarda Başbakan İsmet İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Atatürk’ü ziyaret etmiş:
-Hayırdır İsmet. Habersiz geldin.”
- Paşam, azınlıklar meselesi konusunu yarın Meclis’e getireceğiz. Siz ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu. Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
İsmet İnönü çıkınca Atatürk bütün görevlileri toplamış. Köşkün bahçesini göstererek,
- Sadece laleler kalsın. Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün.
İsmet Paşa sabah köşke gelmiş, bahçenin bu dağınık halini görünce şaşırmış ve görevlilere sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk’ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü anladım dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben “Ne Mutlu Türküm Diyene”
sözünü boş yere söylemedim… Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı… Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin… Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.
Aradan yıllar geçti. Son zamanlarda azınlıklar meselesi ağızlarda sakız gibi çiğneniyor.
Büyük Atatürk’ün o gün verdiği dersi bugün içimizde hâlâ anlayamayanların olması ne kadar ibret verici ve acı değimli?
Ne mutlu Türküm diyene…
Saygılarımla
Yazan Bingür SÖNMEZ
Köşe Yazıları
14 Ağustos 2009
Prof. Dr. Bingür Sönmez
Memorial Hastanesi Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı
Koroner kalp hastaları ve kalap kapak hastaları yaszdan farklı şekillerde etkileniyorlar. Kapak hastalarının yazdan etkilenme nedenleri, yüzde 90 oranında idrar söktürücü kullanmalarından ileri geliyor. Çünkü bu hastalar vücutlarındaki fazla su ve tuzu idrarla atmak zorundadırlar. Yazın çok terleme ile de tuz ve su atacaklarından özellikle tuz kayıpları aşırı miktarda olmaktadır. Bu da halsizlik, bitkinlik ve ritim bozukluğuna yol açabilir. O nedenle yazın bir otomobilin nasıl karbüratör ve klima ayarları yaptırılıyorsa, kapak hastalarının da doktorlarına danışarak idrar söktürücü ilaç dozunu gerekli miktara gelecek şekilde azaltmaları şarttır.
Koroner kalp hastalarına gelince; Koroner kalp hastalarında kan akışkanlığı çok önemlidir. Bu hastalara kan sulandırıcı ilaçlar verilerek kanlarının akışkanlığı arttırılmaktadır. Ancak koroner kalp hastaları yaz aylarında çok fazla terledikleri için 1-2 litrelik su kayıplarında kanları koyulaşıyor ve akışkanlığı da buna bağlı olarak azalıyor. Bu da çok kritik olmayan bir darlıkta oluşabilecek bir pıhtının hiç beklenmeyen ve sonu ölümle sonuçlanabilen bir enfarktüse neden olabilme ihtimalini artırıyor. Bu nedenle koroner kalp hastaları aşırı sıcaklardan aşırı su kaybından kesinlikle kaçınmalılar, güneşin dik konumda olmadığı sabah erken ve akşamüstü saatlerinde (11 00- 16 00 saatleri dışında) denize girmeliler. Mutlaka bol su içerek kayıplarını karşılamalılar. İçilecek su miktarı terlediklerinde kaybettikleri su miktarını geri kazandırıcak kadar (2 – 2,5 litre) olmalıdır.
Her iki grup kalp hastası için önemli olan birkaç noktadan birisi de, güneş altında kesinlikle alkol almamalarıdır. Özellikle yüksek tansiyonu olan hastalar güneş altında alkol almaktan kaçınmalı, az az sık sık yemek yemeli, ağır ve yağlı yiyecekler ile beslenmekten kaçınmalıdır. Ağır ve yağlı yemekler yerine öğünleri sebze ve meyve ile geçirmeleri gerekmektedir.
Kalp kapak hastaları ve koroner kalp hastaları kesinlikle güneşin dik geldiği ve günün en sıcak olduğu 11.00 – 16.00 saatleri arasında ortalıkta dolaşmamalı, kesinlikle spor yapmamalı, yürüyüş için de sabah erken ya da güneşin batmak üzere olduğu saatleri tercih etmeliler. Denizden faydalanma konusunda ise bu kadar hassas olmalarına gerek yok. Kısa süreli denize girip tekrar gölgelik alanları tercih edebilirler.
Kalp hastalarına yüzerken açığa doğru değil kıyıya paralel yüzmelerini öneriyoruz.