Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
31 Mart 2010

Marmara Belediyeler Birliği (MBB) tarafından, Silivri, Çatalça, Büyükçekmece, Zeytinburnu, Gebze ve İzmit Belediyelerinin çevre mühendislerine seminer verildi. Çalışma toplantısı şeklinde gerçekleştirilen seminerde konuşan MBB Çevre Yönetim Merkezi Direktörü Aynur Acar, belediyelerin, ticari menfaat beklemeden atıkları ekonomiye kazandırmaları gerektiğini belirtirken, “50 ton pet şişe toplayıp, bunları geri dönüşüm tesislerine tonu 450-500 TL’den satan bir girişimci, ayda 25 bin lira civarında gelir elde edebiliyor” diye konuştu.
Mevcut çöp dağlarının bertaraf edilmesi için, komşu durumdaki ilçe belediyelerin, ortak projelerle hareket etmesi gerektiğini ve Atık Yönetimi Sistemi oluşturmanın şart olduğunu belirten MBB Çevre Yönetim Merkezi Direktörü Aynur Acar, “Oluşturulacak Atık Yönetim Sistemi ile ilk önce çöplerin kaynağında ayrıştırılması sağlanacak. Daha sonra pet şişelere ve naylon poşetlere depozito uygulanacak. Son olarak da Atık Toplama Merkezleri kurulacak. Her belediye, çevresindeki belediyelerle ve lisanslı toplayıcılarla birleşerek ortak Atık Ayrıştırma Tesisi kurmalı. Belediyelerin en büyük sorunu olan mücavir alanları içindeki lisanssız hurdacılar ve sokak toplayıcıları için de önerim; bu hurdacıların yerlerini modernize ettirerek lisanslandırılmasını sağlamak. Diğer bir taraftan onları sisteme entegre etmek ve bu sayede de bu hurdacıların yerlerini, modern Atık toplama merkezleri almalı” diye konuştu.
“ATIKLAR, EKONOMİYE KAZANDIRILMALI”
Açıklamalarının devamında atıkların ekonomiye kazandırılması hususunu da değinen Aynur Acar, “Atık toplama merkezleri olmadan geri kazanım mümkün değildir. Daha önce de açıkladığım gibi ayda 50 ton pet şişe toplayıp, bunları geri dönüşüm tesislerine tonu 450-500 TL’den satan bir girişimci, ayda 25 bin lira civarında gelir elde edebiliyor. Kısacası günlük 5 milyon TL değerinde Kâğıt / karton, metal, cam, plastik, tekstil ve ahşap atığı ortaya çıkıyor. Ancak bunun sadece 1,5 milyon liralık kısmını ekonomiye kazandırabiliyoruz. Aynı hesabı yıl geneline vurduğumuzda çöpe atılan veya depolama sahalarına gömülen, geri dönüştürülmeyen değer, yaklaşık 1,5 milyar lirayı buluyor” dedi.
“BELEDİYELER TİCARİ MENFAAT BEKLEMEMELİ”
Belediyelerin, bir kamu kuruluşu olarak atık ayrıştırma konusunda ticari menfaat beklememesi gerektiğini de belirten Acar, “Özel sektöre ayrıştırma işini veren belediyeler, atık yönetimi konusunda sadece kontrol mekanizması olmalı. Kendine gelir arayışı içerisinde olan belediyeler, atık toplama ve ayrıştırma işinden gelir elde etmek istiyor. Ticari kazanç peşinde olan lisanslı toplayıcılarsa, ‘belediyeler kar elde etmek isterse, biz zarar ederiz’ diyorlar. İşte bu noktada kaos başlıyor. Bakanlık, belediyelerin bu sorunlarını biliyor. Biz Marmara Belediyeler Birliği olarak, belediyelerimizin sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede de bakanlığın işlerini kolaylaştırıcı ve destekleyici hizmetler veriyoruz. Çevre ve Orman Bakanlığımızın, bu hususu dikkate almasını, belediyelere daha fazla yetki ve maddi-manevi destek vermesini istiyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
29 Mart 2010

Marmara Belediyeler Birliği ve Gebze Belediyesi işbirliğiyle Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş tarafından ‘Problem Çözme Teknikleri’ konulu seminer verildi. Gebze Ticaret Odası’nda gerçekleştirilen etkinlikte sunum yapan Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Erdoğmuş, “Performansa göre ücret verilmeli. Ancak çoğu kurumda performans göstergeleri yok ve performansa göre ücret dağılımı yapılmıyor” derken, personel eğitimlerinin başarıda büyük rol oynadığını da belirterek, “En başarılı kurumlar, personel eğitimine en fazla önem veren kurumlardır” diye konuştu.
YÖNETİCİLER HELİKOPTER GİBİ OLMALI
Marmara Belediyeler Birliği Eğitim Sorumlusu Yurten Biçer’in açılış konuşmasının ardından sözlerine başlayan Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş, “Her birim hazırladığı raporu yukarıya göndermeden önce kendi ekibiyle tartışmalı. Yönetici, detaylarda kaybolmamalı. Detaylarda kaybolma, en çok teknik bilgisi yüksek olan yöneticilerde görülüyor. Yöneticiler helikopter gibi olmalı, problemi çözdükten hemen sonra tekrar işin tamamına yukarıdan bakmalı” dedi.
GENÇ YETENEKLERE VE EMEKLİ OLACAKLARA DİKKAT
Prof. Erdoğmuş, sözlerinin devamında, “Türkiye genç nüfus yönünden oldukça şanslı olmasına rağmen, işe yeni ve donanımlı giren genç nüfus huzursuz. İyi değerlendirilemediklerinden ve pek çok özelliklerini kullanamadıklarından yakınıyorlar. Yöneticiler yetenekli gençleri doğru değerlendirmeli. Kim daha hızlı hizmet verebilecekse onunla çalışılmalı; verimlilik artırılmalı. Ayrıca yöneticiler, çalışanlarının emeklilik dönemlerini de dikkate almalı. Bir anda atıl duruma düşen kişiler, kısa süre sonra hastalık ya da ölümle karşılaşabiliyor. Bu konuda yeni bir proje geliştirilebilir. Bir belediye ‘Emekliliğe Hazırlığı Uygulayan İlk Belediye’ diye anılabilir” dedi.
PERFORMANSA GÖRE ÜCRET VERİLMELİ
Kurumsallaşma konusuna da değinen Erdoğmuş; bilgi, beceri ve istek olgularının bireysel altyapıyı oluşturduğunu ve iyi ekiplerin, iyi bireylerden oluşacağını söyledi. Erdoğmuş, kurumsal karne ile ilgili olarak da “Yöneticilerin yapması gereken en önemli şeylerden biri de kurumsal karneyi oluşturmaktır. Kurumsal karne, çalışanların performanslarının göstergesidir ve çalışanların performanslarına göre değerlendirilmesini sağlar. Çalışanlara, performanslarına göre ücret verilmeli. Ancak, pek çok kurumda performans göstergeleri yok ve performansa göre ücret dağılımı yapılmıyor” diye konuştu.
PERSONEL EĞİTİMLERİ ÇOK ÖNEMLİ
Son olarak, etkili ve verimli çalışmak kadar, iş dışındaki yaşama da gereken özenin gösterilmesini isteyen Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş, “Kendinizi işe adamayın; işkolik olmayın; ailenize ve sevdiklerinize de zaman ayırın. İş yaşamındaki başarıda, aktif sosyal yaşamın büyük rol oynadığını bir an olsun aklımızdan çıkarmayalım” derken, personel eğitimlerinin de başarıda büyük rol oynadığını ve en başarılı kurumların, personelini en fazla eğitim programlarına gönderen kurumlar olduğunu sözlerine ekledi.
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
24 Mart 2010

İSTANBUL – Ulusal Atina Teknik Üniversitesi adına Ayasofya’da çalışan Prof. Dr. Antonia Moropolou, Ayasofya’nın inşasında kullanılan harcın deprem sırasında ortaya çıkan enerjiyi emerek hasarı önlediğini belirtti.
Ulusal Atina Teknik, Princeton ve Boğaziçi üniversitelerinin, Ayasofya’nın yapı malzemesi ve yapının statik değerlendirmesi üzerine 16 yıldır yürüttüğü çalışmaların sonuçları ”Ayasofya’nın Konservasyonunda Yunan İşbirliği” adlı Yunanca ve İngilizce bir bilimsel yayında toplandı.
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik ve Princeton Üniversitesinden Prof. Dr. Ahmet Çakmak’ın önsözünü yazdığı kitabın İstanbul Arkeoloji Müzesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen tanıtım toplantısında çalışmalarla ilgili bir sunum yapan Prof. Dr. Moropolou, AA muhabirinin sorularını da yanıtladı.
15 yüzyıldır tüm depremlere direnç gösteren Ayasofya’nın ilk inşasından sonra, kubbe tuğlalarında kullanılan malzemenin Rodos’taki tarihi yapılarda kullanılanlara yüzde 97 oranında benzerlik gösterdiğine dikkati çeken Prof. Dr. Moropolou, tuğlaların aynı zamanda Anadolu’da geliştirilmiş yangına karşı dayanıklı bir malzeme içerdiğine de dikkati çekti.
”Bu ilk anıtın, Anadolu ile Bizans ve Erken Yunan yapı teknolojisinin karışımının bir ürünü olduğunu gösteriyor’ diye konuşan Prof. Dr. Moropolou, yapının tuğlalarının strese dayanıklı olduğunu, aynı zamanda alelade tuğla ağırlığının 12′de biri kadar hafif oldukları için yapıya yönelik bir stres unsuru oluşturmadıklarını söyledi.
Yapının harcının ise depreme karşı belli dozlara göre hazırlanmış özel bir kompozisyona sahip olduğunu dile getiren Prof. Dr. Moropolou, ”Ayasofya’da kullanılan harcın yarı kristalize bir yapısı var. Bu özel harç, yapının deprem anında ortaya çıkan enerjiyi hasar görmeden emmesine yol açıyor. Çalışmalarımızda bu materyallerin bir simülasyonunu da yaptık. Boğaziçi ve Princeton ile yürüttüğümüz çalışmalar kapsamında bu kompozisyon ve yapısal özellikteki bir anıtın 7 şiddetindeki bir depreme dayanabileceğinden emin olmuştuk. Ve bu çalışma 1999 depreminden önceydi”şeklinde konuştu.
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
22 Mart 2010

Fatih Belediyesi tarafından Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Cami’nin avlusundaki yeşil alanlar ve çevresindeki hazire bölümüne sümbül çiçekleri dikildi. İsmini 15 yüzyılda Osmanlı döneminde, İstanbul’da yaşayan evliyanın büyüklerinden, halk arasında Sümbül Efendi olarak bilinen Yusuf Sinan’dan alan camii baharın gelişini sümbüllerle karışlayacak.
Fatih Belediyesi’nin ekipleri tarafından Mart ayında çeşitli tarih aralıklarında iki bine yakın sümbül çiçeği soğanı dikildi. Sümbül, baharın gelişini simgeleyen çiçek olarak da bilinmektedir. Rengarenk çiçekleri ve parfüm gibi kokusuyla baharı müjdeleyen sümbüllerin açmasıyla birlikte camiyi ziyarete gelenler renk cümbüşüyle karşılaşacak.
Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, tarihi eserlerin gün ışığına çıkarılmasıyla ilgili önemli çalışmalar yaptıklarını belirterek, “Bir yandan kültür mirasımız olan tarihi eserlerimize hayat veriyor, bir yandan da onların hikayelerini, bugünlere nasıl geldiklerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyoruz. Bu eserlerin geçmişleri bilindiği takdirde daha iyi korunacağına inanıyoruz.”dedi. Başkan Demir, yeşile büyük önem verdiklerini, yeşilin, çiçeklerin, ağaçların çokluğunun bir şehrin medeniyet seviyesiyle doğru orantılı olduğunu da sözlerine ekledi.
Sümbül Sinan Efendi Kimdir?
Osmanlı İmparatorluğu zamanında İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden olan ve halk tarafından Sümbül Efendi diye anılan bu zatın esas ismi Yusuf idi. Zeynüddin ve Sinanüddin lakaplarıyla da anılan Sümbül Efendi, 1451 (h. 856) yılında, Merzifon’un Borlu kasabasında dünyaya geldi. Kendi yaşındaki çocuklar oyun oynarken o ilim meclislerine gidip, sohbet dinler, dinlediklerinin etkisi altında kalarak ağlardı. 14 yaşına kadar memleketinden kalan Sümbül Efendi ilim öğrenmek için İstanbul’a geldi. Devrin en büyük alimlerinden Efdalzade Hamimüddin Efendiden 16 sene ders aldı. Bir gün hocası Mehmet Cemalettin Efendi talebelerinden çiçek getirmelerini istedi. Tüm talebeler ertesi gün çok çeşitli ve birbirinden güzel çiçeklerle hocalarının huzuruna çıktılar. Ancak içlerinde Yusuf Sinan solmuş ve kurumaya yüz tutmuş bir sümbülle çıkageldi. Hocası bunun hikmetini sorduğunda onun cevabı “Hangi çiçeğe el attıysam hepsi Allah’ı zikir ve tesbih ile meşgul idiler. Onları dalından koparıp ta Allah’a zikir etmesini kesmeye gönlüm elvermedi. Baktım bu zavallı sümbül dalından kopmuş, ben de bu çiçeği size getirdim” oldu. Bu olay üzerine hocası Yusuf Sinan’a Sümbül lakabını verdi. 30 yaşında hocasından icazet aldı. Bu sırada1481 (hicri 886) Fatih Sultan Mehmet vefat etmiş, yerine oğlu İkinci Beyazıd padişah olmuştu.
Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı Sultan Selim camiinin açılışını Sümbül Efendi yapmış ve orada ilk vaazı da yine o vermiştir. Koca Mustafa Paşa dergahında tam 33 yıl insanlara bilgilendirdi. 1529 Eylül (hicri 936 muharrem) ayının ikinci pazartesi günü dostları, talebeleriyle helalleşti. Sümbül Sinan 80 yaşında Kelime-i Şehadet getirerek vefat etti. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazı sonrası dergaha getirilip, vasiyet ettiği dergahın ortasındaki kabrine defnedildi.
Merkez Efendi, Sümbül Efendi’ye damat olmuş, vefatının ardından da dergahın irşâd vazifesini o üstlenmiştir.
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
19 Mart 2010

Marmara Belediyeler Birliği’nde, yaklaşan Ormancılık Haftası dolayısıyla bir seminer düzenlendi. Doç. Dr. Doğanay Tolunay, “Orman denince aklımıza mangal gelmemeli” dedi.
22-28 Mart tarihleri arasında kutlanacak Ormancılık Haftası dolayısıyla Marmara Belediyeler Birliği’nde (MBB) belediyelerin ilgili personeline yönelik seminer düzenlendi. Etkinlik kapsamında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Doğanay Tolunay ormanların korunması ve kullanımıyla ilgili olarak sunum yaparken, Doç. Dr. Yusuf Güneş’se 2B yasasıyla ilgili olarak bilgiler verdi.
“DOĞAL KORUMA ALANLARI, KORUNMALI”
Doğal koruma alanlarının, piknik alanları olarak kullanılmasına karşı çıkan Doç. Dr. Doğanay Tolunay, “Doğal koruma alanları ülkemizde piknik alanı olarak kullanılmakta. Böyle şey dünyanın hiçbir yerinde yok. Adı üstünde: Koruma alanı. Koruma alanları, merkezi idare ve yerel yönetimler tarafından korunmalı. Orman denince vatandaşlarımızın aklına mangal gelmemeli. Sadece kuşlar ve ağaçlar da gelmemeli. Bütünüyle ekolojik sistem ve tabiat gelmeli” dedi.
“EKOLOJİK SİSTEME EN BÜYÜK ZARARI SANAYİ DEVRİMİ VERDİ”
Doç. Dr. Tolunay açıklamalarının devamında, “Dünyaya en büyük zararı Sanayi Devrimi verdi. Sanayi Devrimi’nden bu yana bu yana ekolojik sistem büyük zarar gördü ve dünyanın dengesi bozuldu. Örneğin İstanbul… Bir yılda görmesi gereken karı, 3 günde görüyor. Bunların sebebi bozulan ekolojik sistem. Geçen sene kurak geçti, bu sene sel var. Küresel ısınma dendi, susuz kalacağız dendi; ancak bu sene her taraf sular altında. Dünyada karbondioksit çoğaldıkça, ısınma artıyor ve ekolojik sitsem bozuluyor. Tüketim toplumu olduk. Çok fazla tüketerek, dünyaya en büyük zararı veriyoruz. Doğaya en büyük iyiliği yaparak, daha az tüketim yapalım ve geri dönüşüme büyük önem verelim” diye konuştu.
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet
15 Mart 2010

Avrupa Konseyi ile Arap Dünyası, Marmara Belediyeler Birliği (MBB) üzerinden ilişki kuracak. Marmara Belediyeler Birliği AB ve Uluslararası İlişkiler Direktörü Murat Daoudov, Avrupa Konseyi tarafından oluşturulan sekiz kişilik üst düzey Avrupa-Arap Ülkeleri Diyalogu Uzman Komisyonu üyeliğine seçildi. Avrupa Konseyi’nin Avrupa-Arap Dünyası diyalogu için oluşturduğu ve aralarında Birleşmiş Milletler özel temsilcisi, büyükelçi, parlamento komisyon başkanı, akademisyenler ve uluslararası sivil toplum örgüt yöneticilerinin bulunduğu üst düzey uzman komisyonun üyeliğine, Marmara Belediyeler Birliği AB ve Uluslararası İlişkiler Merkezi Direktörü Murat Daoudov atandı. Merkezi Strasbourg’da bulunan Avrupa Konseyi, önümüzdeki dönemde Akdeniz ve Ortadoğu havzası ile yakın işbirliği kurmak, Avrupa ve Arap Dünyası arasında diyalog geliştirmek ve kültürler arası diyalog anlayışı alanlarında yeni politikalar üretmek amacıyla, dört yıllık süre için bir beyin takımı oluşturdu. Konuyla ilgili açıklama yapan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, “Avrupa Konseyi, Avrupa kıtasında 60 yıl boyunca kültürler arası köprü vazifesini görmüştür. Şimdi ise, Avrupa-Akdeniz havzasında işbirliği ve Ortadoğu Havzası ile diyalog pekiştirecektir” dedi. Sekiz kişiden oluşan ve uluslararası kurumların, hükümetlerin, sivil toplumun ve yerel yönetimlerin temsilcileri, ilk toplantısını yapmak üzere, Mayıs ayında Lizbon’da düzenlenecek olan Avrupa Konseyi Kuzey-Güney İşbirliği Merkezi 20. Kuruluş Yıldönümü kutlamaları vesilesi ile bir araya gelecek.
Yazan Saadet ÖNDER
Orta Manşet, Turizm Bölgeleri
24 Aralık 2009
Tuna Nehri’nin ikiye böldüğü Budapeşte, Orta Avrupa’nın en büyük ve en güzel şehri… Tuna burada bir başka akıyor sanki… Sanki 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bunalıma girerek, serin sularına atlayarak, hayatına son verenlere saygı duyar gibi hüzünlü… Orta Avrupa Başkentleri’ni içeren turun son durağı ama en heyecan vereni, en etkileyicisi, en çok tarih kokanı ve en hüzünlüsü Budapeşte…

Buda, Peşte ve Obuda (Eski Buda) şehirlerinin 1873te birleşmesiyle Başkent olan Budapeşte’yi tarihi yerlerin bulunduğu Buda tepeleri ve düz bir coğrafyaya sahip ve yaşam merkezi olan Peşte olarak ikiye bölen Tuna’nın üzerinde biri 19. asırdan kalma dört taş aslanın bulunduğu Aslanlı Köprü (Asma köprü) ile birlikte diğer yedi köprü yer alıyor. Arpad Köprüsü, Margaret Köprüsü (bu iki köprü arasında Margaret Adası bulunuyor), Elizabeht Köprüsü ve Özgürlük Köprüsü en ünlüleri…
Margaret Adası’na ismini veren prenses Margaret’in ilginç bir hikayesi var. Kral 4. Bela, Moğol istilasından kurtulmaları halinde 11 yaşındaki kızını manastıra yazdıracağına söz verir. Böylece 11 yaşında manastıra giren prenses hayatının sonuna kadar, kaplıcaları,asırlık ağaçları ve açık hava tiyatrosuyla ünlenen adada kalır.
M.S 9.yüzyılda bölgeye göç eden Macarların dini lideri Hırıstiyanlığı kabul edince oğlu İstvan taç giyer ve Macar milleti doğmuş olur… 1458′de tahta geçen Kral Matyas zamanında ülke 32 yıl boyunca altın çağını yaşamış… Taaa ki, 1526′da Osmanlılar karşınında tarihinin en büyük mağlubiyeti Mohaç’a kadar… 1867′da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurulduktan sonra 1873′te 3 şehir birleşerek, Başkent Budapeşte’yi oluşturmuşlar. 1944′de 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın işgal etmesiyle, çok acı çeken Macarlar, 1945′de Sovyetler’in Almanları yenmesiyle Sovyet yönetimine girmiş. 1956′daki Macar isyanı Sovyetler tarafından sert bir şekilde bastırılmış ve halk 1988′e kadar özgürlük türküleri söylemeye devam etmiş. Bu tarihte yeniliklere açık ve öncekilerden değişik bir portre çizen Sovyet lideri Gorbaçov, Macaristan’ın içişlerine karışmayacaklarını açıklayınca, 1989′da Macaristan’da yeni bir dönem başladı. 1991′de son Sovyet askeri de ülkeden ayrıldıktan sonra 1999′da Macaristan Nato’ya katıldı. 1 Mayıs 2004′te ise AB üyesi oldu.
İşte genç AB üyesindeki şehir turumuz Kahramanlar Meydanı’nda başladı. Macarlar’ın bölgeye gelmesinin bininci yılında yapılan Binyıl Anıtı’nın da bulunduğu Kahramanlar Meydanı’nda çeşitli heykeller bulunuyor. 36 metrelik sütun efsaneye göre Aziz de denilen Kral İstvan’a rüyasında görünüp, Macar tahtını sunan Başmelek Cebrail’i simgeliyor. Sütunun üzerinde durduğu dayanak çevresinde Prens Arpad ve Macar kabile şefleri at üzerinde tasvir edilirken, önlerinde de Meçhul Asker Lahdi bulunuyor. Meydanda karşılıklı duran iki neoklasik yapı, sağda Sanat Sarayı, solda Güzel Sanatlar Müzesi yer alıyor. Kahramanlar Meydanı, Macar tarihinin anıtı olmakla beraber aynı zamanda halkın piknik yaptığı, gezdiği Kent Parkı olarak bilinen yeşil alana giden bir geçiş yolu olarak da biliniyor.
Peşte tarafındaki Kahramanlar Meydanını geride bırakıp, Buda Tepeleri’ne geçiyoruz… Osmanlılar, Habsburglar, Naziler ve Sovyetler’in sayısız yıkım dalgasına maruz kalan Eski şehrin güneydoğusunda yine asırlarca yerle bir edilip, yeniden inşa edilen Kraliyet Sarayı bulunuyor. 13. y.y’da Buda Kale’si olarak yapımına başlanan saray, 1686′daki Osmanlı işgali sırasında yıklımış, sonraki iki asırda yeniden inşa edilmiş.
Tarihi anıtlar, küçük müzeler ve renkli kasaba evleriyle dolu birbirine paralel 4 caddeden oluşan Eski Şehrin kuzey bölümünde ismini ortaçağ kralından alan Matyas Kilisesi son derece zarif bir şekilde yükseliyor. Habsburg İmparatoru 1. Franz Joseph, Macar tacını 1867′de burada ünlü besteci Franz Liszt tarafından o gün için bestelenen Taç Giyme Töreni eseri eşliğinde giymiş. 42 yıl camii olarak ibadet edilen kilisede Muhteşem Süleyman’ın da katıldığı Gül Baba’nın cenaze namazı da kılınmış. Kilisenin arkasında kale surları üzerine inşa edilmiş Balıkçılar Burcu var.
Margaret Köprüsü ayağından sola dönüp, ilerlediğinizde Avraupa’daki tek türbe olan Gül baba Türbesine geliyorsunuz. 1541 işgali sırasında öldürülen ve yakasında sürekli tek gül taşıdığı için bu isim verilen Gül Baba Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, restorasyonu ise geçtiğimiz yıllarda Türk hükümeti tarafından yaptırılmış.
Muhteşem manzaralı Gellert Tepesi… Kraliyet Sarayı’nı güneyindeki tepe adını 11. yüzyılda iğneli fıçıya konularak tepeden Tuna nehrine bırakılan Venedikli misyoner Gellert’ten alıyor. Şehrin her tarafından görülen Özgürlük Anıtı da kalenin aşağı kısmında bulunuyor. Halkın çoğunun sevmediği anıtı, Ruslar şehri Almanlar’dan kurtarırken ölen askerlerin anısına dikmiş. Ve Peşte kıyısında Avrupa’nın Londra’dan sonra ikinci büyük parlamento binası olan Macar Parlamento Binası tüm haşmetiyle yükseliyor…
Budapeşte’ye gelip de türkülere konu olan Estergon Kalesini görmemek olmazdı. Ama önce yol üzerindeki ilk durak bir açık pazar olan Szentendre, ardından da Visegrad’a uğradık. Burada eziyetleriyle ünlü olan Kazıklı Voyvoda’nın hapsedildiği ama günümüzde restorant olan hapishaneyi de gördük. Sonra Estergon’a vardık, ama kaleden bugünlere de hiçbir şey kalmamış. Ülkenin dinsel merkezi konumunda olan kasabada Macaristan’ın en büyük kilisesi olan Estergon Bazilikası bulunuyor. Bazilika, Kral İstvan’ın taç giydiği ilk kilisenin yerinde duruyor. İlk kilise ise Osmanlı savaşı sırasında yok olmuş. Burada bir de kale müzesi var.

Budapeşte’deki daha doğrusu Orta Avrupa Başkentleri’ni içeren gezimiz Çıgan gecesiyle son buldu. Ünlü Macar çorbasını (gulaş – açık söylemek gerekirse, bizim sebze çorbalarımız daha güzel), şaraplarını, yemeklerini tadıp, nefis çıgan müziği eşliğinde halk oyunlarını izleyip, hatta katılarak özel bir gece geçirdikten sonra Budapeşte’ye de veda ettik… src=”http://www.mediaturizm.com/resimler/bolgeler/budapeste-parlamento-binasi.jpg” alt=”" />
Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet, Turizm Bölgeleri
22 Aralık 2009

Tarih boyunca, bereketli toprakları ve coğrafi konumu ile Musul her zaman çekici olmuş, bu sebepten dolayı, Moğollar’dan.. Safevi Devleti’ne, Selçuklu’dan.. Osmanlı’ya kadar birçok imparatorluk bu şehir için savaşmıştır. Sanayileşme sonrası ise, zengin petrol yataklarına sahip Musul’un talipleri daha da artmış, sonuç olarak küresel güçler, paylaşılamayan bu şehre göz dikmiştir…
Tüm bu gelişmeler, en çok, biz Türkler’in canını acıtmıştır. Atalarımız, Musul üzerindeki emperyalist oyunlar nedeniyle kanlı savaşlara ve isyanlara göğüs germek zorunda kalmış, bu topraklar için çok büyük mücadeleler vermiştir. Bugün hala, bölgedeki entrikalar, ülkemizi olumsuz bir şekilde etkilemekte, gerek iç karışıklık, gerekse dış baskılarla uğraşmamıza neden olmaktadır…
Irak’ın 1.800.000 nüfuslu Musul şehri, tarih boyunca gerek ticaret yollarının üstünde olması ve gerek stratejik konumu nedeniyle paylaşılamamış, birçok savaşa ve iktidar kavgasına sahne olmuş bir kenttir. Sanayileşme ile birlikte petrol ve yan ürünlerine olan ihtiyaç, Musul’u 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da değerli kılmış, batılı gelişmiş devletlerin iştahını kabartan, arzulanan bir yer haline getirmiştir. Bu gerçek, en çok biz, Türkler’in başını ağrıtmıştır. Bir asırdan daha kısa bir süre önceye kadar hâkim olduğumuz bu önemli şehir yüzünden, atalarımız derin yaralar bırakan kanlı savaş ve isyanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde de bu bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye’ye son derece olumsuz bir şekilde yansımakta ve gerek iç huzursuzluklar, gerekse dış politik baskılarla boğuşmamıza neden olmaktadır. Bugün, Kuzey Irak’ta bulunan Türkmen soydaşlarımızın etnik baskılara mâruz kalması da, yine Musul ve Kerkük’te bulunan petrol yatakları üzerindeki emperyalist hâkimiyet savaşının sonucudur. Peki, Musul ne zamandan beri Türkler’in yurdu konumundadır? Büyük Selçuklu’nun 1092 yılında şehri fethetmesiyle, Türk egemenliğine giren Musul, daha sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin Musul ve Halep Atabeyi Ak Sunguroğlu İmadeddin Zengi zamanında ciddi gelişim göstermiş ve dönemin en gelişmiş şehirleri arasına girmiştir. O tarihte, şehrin Hatuniye Mahallesi’ndeki Türkmen Çarşısı’nın çok rağbet gördüğü ve Bağdatlı kervanlar ile alışveriş yapmak için buraya akın akın insanların geldikleri, tarihçiler tarafından yazılmıştır. Tüm doğu medeniyetini derinden sarsan Moğol İstilası ise, ne yazık ki bu şehri de mahvetmiş (1261), yakılıp, yağmalanan şehir, perişan olmuştur. Daha sonra Timur’un hakimiyet dönemini yaşayan Musul, akabinde Akkoyunlu ve Safevi yönetimi altında bulunmuştur. Musul’un Osmanlı hâkimiyetine girmesi, Yavuz Sul-tan Selim’in 1514 tarihli Çaldıran Seferi’yle gerçekleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534-1535 yıllarında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi sırasında bu hâkimiyet perçinleşmiştir. Musul, daha sonra Osmanlı-İran Savaşları sırasında Nadir Şah’ın kısa süreliğine işgaline uğrasa da tekrar Osmanlı topraklarına katılmış ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı vilayeti olarak varlığını sürdürmüştür. Musul’un zengin petrol yatakları, tam olarak 1871 yılında, Alman uzmanların bölgedeki araştırmaları neticesinde fark edilmiştir. Alman uzman heyetinin verdiği rapor doğrultusunda II. Abdülhamit bölgedeki sondaj çalışmalarına hız verdirmiş, 1898′de yayınladığı iki fermanla, Musul ve Bağdat Vilayetleri’ndeki petrol sahalarını Hazine-i Hassa’ya bağlamıştır.
OSMANLI DÖNEMİ’NDE, MUSUL VİLAYETİ KUZEY IRAK’I KAPSIYORDU
Bir diğer önemli husus da; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı sonunda kaybettiği Musul’un, sanıldığı gibi sadece Musul Şehri’nden ibaret bir bölge olmadığıdır. 1879 yılında Osmanlı’ya bağlı müstakil bir eyalet konumuna getirilen Musul Vilayeti; Kerkük, Süleymaniye ve Musul Sancakları’na ayrılmaktaydı. 1914 yılında hazırlanan Musul Vilayet Salnamesi’ne göre; Musul Sancağı: Musul, Akra, Dohuk, İmadiye, Zaho ve Sincar. Kerkük Sancağı: Revandiz, Kuşnuk, Köşk, Raniye, Selahiye, Erbil. Süleymaniye Sancağı ise: Merkez ile birlikte Kalambriya, Şehrizor, Muhammerah ve Bazyan Kazaları’nı içeriyordu. Kısacası, şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı’nın yıkılmasını hızlandıran I. Dünya Savaşı’nda kaybettiğimiz Musul Vilayeti, günümüzde içinde üç milyon Türkmen’in yaşadığı, bugün patırtıların koptuğu, Kuzey Irak’ı içeren bir bölgeydi.

Peki, içinde Türkler’in yoğun olarak yaşadığı ve bu kadar değerli zenginliklere sahip bu şehir, nasıl kaybedildi?
Neden Kurtuluş Savaşı sonrası geri alınamadı?
En önemlisi de, yapılan anlaşmalar sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul petrolleri üzerinde hakkı var mıydı?
Bu soruların cevaplarını bulabilmek için gelin önce, I. Dünya Savaşı yıllarına gidelim ve akabinde meydana gelen gelişmeleri inceleyelim.
I. Dünya Savaşı, maalesef, Osmanlı’nın idam fermanı olmuş ve Türkler için felaket ile sonuçlanmış bir harptir. Batıda, Çanakkale Cephesi’nde başarılı olunması ve Bolşevik Devrimi sonucu Rusya’nın, Doğu Anadolu’dan çekilmesine rağmen diğer cephelerde alınan mağlubiyetler ve müttefik Almanya’nın da yenilmesi, Osmanlı’yı Mondros Mütarekesi’ni (1918) imzalamak zorunda bırakmıştır. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İngilizler, Musul’u işgal etmiş ve bu şehir Osmanlı’nın elinden çıkmıştır. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken husus, Musul’u, Osmanlı’nın savaşarak değil, Mondros Mütarekesi sonrası, mütareke koşullarına aykırı biçimde meydana gelen olumsuz gelişmelerle kaybetmesidir. Irak’ta, İngilizler sanıldığı kadar kolay kazanamadı. Mezopotamya, sahip olduğu petrol yatakları ve stratejik konumu nedeniyle, 19. Yüzyıl’ın son çeyreğinden itibaren, başta, o dönemin en önemli emperyalist gücü olan İngiltere ve gelişmiş, diğer batı ülkelerinin ilgisini çekmekteydi. Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşı’na girmesi, İngiltere’ye, Mezopotamya ve bu bölgedeki petrol yatakları üzerindeki planlarını gerçekleştirme fırsatı verdi. Savaşa, Osmanlı’nın dahil olmasından sonra, İngiltere, 15 Ekim 1914′te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914′te Basra’yı işgal ederek, Irak Cephesi’ni açtı. Irak Cephesi, son derece çetin çarpışmalara sahne olmuş ve sanıldığının aksine, İngilizler kolayca amaçlarına ulaşamamışlardı. Şuaybiye Savaşı’nda, Osmanlı birlikleri başarılı olamadı ancak, İngilizler yavaşlatıldı. Daha sonra, Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldıran İngilizler, Türk Kuvvetleri tarafından Selmanpak’ta durduruldu ve kanlı çarpışmalardan sonra çekilmek zorunda bırakıldı (26 Kasım 1915). Geri püskürtülen İngiliz birlikleri akabinde, Türk Ordusu tarafından Kut ül Amare’de kuşatıldı (8 Aralık1915) ve beş ay süren çatışmalardan sonra mağlup edildi (28 Nisan1916). Kazanılan muharebenin sonucunda İngiliz General Townshend dahil, 13.399 İngiliz askeri esir alındı. Bu gelişme, tüm dünyada yankı bulurken, İngilizler, bölgeye ellerinde ne kadar asker varsa seferber etmek zorunda kalmışlardı. Ancak, General Townshend’e yardıma gelen 150.000 kişilik takviye İngiliz birlikleri, İran’da, Hamedan’a kadar geri püskürtüldü. İbrenin Osmanlı aleyhine dönmesi, 1917 yılının başlarında gerçekleşmiştir. Osmanlı Ordusu, takviye destek alamazken, mühimmat sıkıntısı baş göstermekteydi. Diğer taraftan, İngilizler, sürekli ek kuvvet ve lojistik destek elde ediyorlardı. Sonuç olarak, imkânsızlıklar nedeniyle savaşma kabiliyeti azalan Osmanlı Ordusu, 11 Mart 1917′de Bağdat’tan çekilmek zorunda kalmıştı. Sonradan, şehir tekrar geri alınmak istediyse de, başarılı olunamamıştır. Bağdat kaybedilmişti ancak, Mondros Mütarekesi yapılana kadar (1918) Osmanlı, Irak’ın kuzey bölümüne hakim durumdaydı. Tam olarak, orduların konumlanma durumuna bakacak olursak, Mütareke’nin imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul Vilâyeti’nin büyük bir kısmı, Osmanlı Ordusu’nun elindeydi ve mütareke hükümlerine göre, bölgede bulunan askeri kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerekiyordu. Ancak, İngiliz birlikleri bu kurala uymadılar. İlerlemeye devam eden İngilizler, l Kasım’da Hamamalil’e girdiler. Buradan, Musul’u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak, Türk Kuvvetleri’nin Musul Şehri dışına çıkmalarını istediler.
ALİ İHSAN PAŞA SÜRGÜNE GİDİYOR
Ali İhsan Paşa, bu isteğe ilk başta karşı çıktıysa da, baskı altındaki İstanbul Hükümeti’nden gelen çekilme emrini bahane ederek, direnmemeye karar verdi ve 8 Kasım’da Musul’u boşaltmaya başladı. Bu gelişmeden sonra, 10 Kasım’dan itibaren şehre giren İngilizler, 15 Kasım’da Musul’u resmen işgal etmişlerdir. Musul’u kaybetmemizde, İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi politikasıyla, Ali İhsan Paşa’nın cesur davranmamasının büyük etkisi vardı. Yıllar sonra ortaya çıkan General Wilson hatıratındaki; “Ali İhsan Paşa, Marshall’ın blöfünü görseydi, Marshall ilerleyemezdi. Ayrıca, İstanbul ile Londra arasındaki müzakereler zaman alabilir, belki bir süre sonra ara açıldığı için İngiltere ilerleme emrini veremezdi. Hele, Türk erkânı, hatta, Türk birlikleri, kendilerine jandarma süsü vererek şehirde kalmakta diretselerdi, İngilizler, onları şehirden çıkartamazlardı” sözleri, Musul’u nasıl yok pahasına kaybettiğimizin delili olmuştur. Burada, dikkat edilmesi gereken, İngiltere’nin Musul’u, Mütareke Şartları’na ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde, işgal etmiş olmasıdır. Diğer taraftan, geri çekilerek karargâhını Nusaybin’de kuran Ali İhsan Paşa, daha fazla tavizkar davranmayarak, İngilizler’in istedikleri silah ve cephaneyi teslim etmemiş, çoğunu Anadolu’daki “Müdafaa-i Hukuk” birliklerine göndermişti. Bu hareket, özellikle doğuda işgal karşıtı direnişin teşkilatlanmasında önemli etken olurken, tüm bu gelişmelerden rahatsızlık duyan İngilizler, İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak, Ali İhsan Paşa’yı görevden aldırtmışlardır. Daha sonra da, Ali İhsan Paşa, İstanbul’a dönmek üzere bindiği trende İngilizler tarafından tutuklanarak, Malta Adası’na sürgün edilmiştir. Ortadoğu’nun sahip olduğu değerli topraklar o dönemin, diğer bir sömürgeci devleti olan Fransa’nın da gözlerini kamaştırıyordu. Bu sebepten, bu bölgeye ilgi duyan iki ülke, İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı esnasında Sykes-Picot Anlaşması (1916) adı altında gizli bir mutabakat yapmış ve Osmanlı’dan koparılan başta, Mezopotamya olmak üzere, Ortadoğu topraklarını kendi aralarında paylaşmışlardı. Bu antlaşmaya göre, Fransa’nın payı; Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyılarıydı. Ancak, daha evvel de bahsettiğim gibi, Mondros Mütarekesi sonrası, İngiltere’nin Musul’u ele geçirmesi, iki tarafın yeni bir antlaşma yapmasını gerektirmişti. Sonuç olarak, İngilizler’in Musul’u işgal etmesi neticesinde ortaya çıkan problem, Serv Antlaşması’nın maddelerinin görüşüldüğü San Remo Konferansı’nda çözüldü (1920). Fransızlar bölgede çıkan petrolün yüzde 25′inin kendilerine verilmesi şartıyla, Musul’u tamamen İngilizler’e bırakmış ve böylece, Irak’ın kuzeyi tam anlamıyla, İngiliz Mandası’na geçmişti.
MUSTAFA KEMAL ÖNDERLİĞİNDE MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI ÇİZİLİYOR
İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı’dan kopardıkları toprakları paylaşa dursun, Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıkarak, “Milli Mücadele”yi başlatmıştı. Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının Milli Mücadele esaslarını tayin ettikleri Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde Misak-ı Milli ayrıntılı hatlarıyla belirlenmiştir. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ise, Atatürk’e bağlı mebusların etkisiyle “Milli Yemin” anlamına gelen, bu bildiriyi kabul etmiştir. “Milli Yemin” ya da; “Ulusal Ant” anlamına gelen Misak-ı Milli, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Türk Orduları’nın kontrolünde olan eski vatan topraklarının Türkiye’den koparılmasını kesinlikle kabul etmemektedir. Bu sebepten, 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı toprakları içinde olan Sincar, Musul, Altınköprü, Erbil ve Süleymaniye Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmiştir. Atatürk’ün, TBMM açıldıktan sekiz gün sonra 1 Mayıs’ta Meclis’te yaptığı konuşma, Mustafa Kemal’in Musul hakkında görüşlerini çok net yansıtmaktadır: “Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, Hudud-u Millî-miz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte, Hudud-u Millîmiz budur…”
ÖZDEMİR MÜFREZESİ KUZEY IRAK’TA
Mustafa Kemal önderliğindeki Ankara Hükümeti’nin Musul’u Misak-ı Milli sınırları içerisinde gören tavrı ve bölge insanının kendini, Anadolu’nun bir parçası olarak tanımlaması, İngilizler’in rahatça Irak’ın kuzeyine yerleşemeyeceklerinin işaretiydi. Nitekim, Irak’ın kuzeyindeki bazı aşiretler İngilizler’den hoşnutsuz oldukları için Osmanlı Devleti’nden bölgeye asker göndermesini, 9 Şubat 1920 tarihli bir telgrafla istemişlerdi. Ertesi yıl ise bu rahatsızlık silahlı mücadeleye dönüşmüş, Revandiz’de (16 Aralık 1921) İngilizler ile bölge aşiretleri arasında çıkan çatışmalar, İngilizler’in ağır kayıplar vermesine neden olmuştu. Bölgedeki gerginliğin iyice tırmanması, İngiliz Birlikleri’nin Ocak 1921′de Erbil ve Revandiz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti’ni destekleyen “Sürücü Aşireti” başta olmak üzere, Türkiye ile birleşmek isteyen guruplara saldırmasıyla meydana geldi. Tüm bu gelişmeler, Ankara Hükümeti’nin dikkatini çekerken, o dönem batı cephesinde, Yunanlılar ile meşgul olan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle, Revandiz’e, Milis Yarbay Özdemir Bey komutanlığında bir birlik gönderildi. Milis Yarbay Özdemir’in bu göreve seçilmesinde iki önemli sebep bulunmaktaydı: Öncelikle, Özdemir Bey, bölgeyi çok iyi tanıyan ve daha önce Antep’te Kuva-i Milliye Komutanlığı yapmış bir kişiydi. Diğer bir sebep ise, bölgeye Ankara Hükümeti tarafından gönderilecek düzenli bir ordu, ileride İngilizler’le yapılma ihtimali olan barış görüşmelerine gölge düşürebilirdi. Bu yüzden, Ankara Hükümeti’nin Musul Harekâtı’yla ilgisi olmadığı izlenimi vermek amacıyla, “Milis” kuvvetler bölgeye gönderilmek istenmişti. Yani, bu operasyon gayri resmi olarak gerçekleştirilecekti. Doğal olarak da, Özdemir Bey bu iş için biçilmiş kaftandı. Atatürk’ün isteği üzerine, düzenlenecek harekât için Elcezire Cephe Komutanlığı’ndan bir ödenek ayrılırken, Milis Yarbay Özdemir Bey’in emrine bir binbaşı, altı yüzbaşı, altı üsteğmen, dokuz teğmen, altı asteğmen, bir zabit namzedi ve bir hesap memuru yardımcı verilmiştir. Kuzey Irak’taki kısa süreli hazırlık döneminin ardından, bölgede kendinden bahsettirmeye başlayan Özdemir Bey Müfrezesi, İngilizler’i tedirgin ediyordu. Bu sebepten, Özdemir Bey, yani, Ankara Hükümeti yanlısı aşiretlere 10 Temmuz 1922 tarihinde düzenlenen hava harekâtıyla, köylülerin evleri ve ekinleri bombalanmış, bölge halkından yüzlerce sivilin ölmesine neden olunmuştu. Bu gelişmeler doğrultusunda, İngilizler’e karşı saldırıya geçen Özdemir Bey, 31 Ağustos 1922′de Derbent Muharebesi’nde, İngilizler’i ciddi şekilde hezimete uğratmış ve eylül ortasından itibaren Şaklava Kazası’na hakim olarak, Musul ile irtibatı sağlamıştı. Aynı zamanda, bu galibiyet, bölge halkın Türkiye Hükümeti’ne olan güvenini arttırmış ve bölgedeki aşiretlerin vergilerini, Ankara Hükümeti’ne vermek gibi bir girişimleri olmuştu. Bir diğer önemli gelişme ise, bölgedeki dengelerin bozulması sonucu, İngilizler’in Süleymaniye’yi terk etmek zorunda kalmasıdır.
FEVZİ PAŞA, MUSUL’A GİRMESİNİ EMREDİYOR
Türk Ordusu’nun, 30 Ağustos 1922 günü batıda, Yunan Orduları’nı tamamen ezdiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden bir gün sonra gelen Derbent Zaferi, çifte sevinç yaratırken, Musul’u silahla geri alma düşüncesi gündeme gelmişti. Bu niyetin en güzel göstergesi Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın, 7 Eylül 1922′de Musul’un silahla kurtarılması emrini Milli Savunma Bakanlığı ile Doğu ve Elcezire Kumandanlıkları’na bildiren telgrafıydı. Bu telgrafta, Fevzi Paşa’nın emirleri şu şekildeydi; “Elcezire Cephesi, bütün kuvveti ile Dicle’nin iki tarafından Musul yönünde taarruz edecektir. Doğu Cephesi ise; Van, Hakkâri ve Iğdır sınır kıtalarından teşkil edilen dağ bataryaları ile takviye edilen bir piyade tümeni, bir süvari tugayı, aşiret süvari tümenleri ve yerli halk ile takviye edilerek, Özdemir Bey Müfrezesi’yle birlikte, İmadiye, Süleymaniye hattı üzerinden Musul-Kerkük hattına taarruzla görevlendirilecektir…” Ancak, buradaki zaman dilimine dikkat edersek, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile batıda Yunan güçlerine kesin darbe indirilmiş ve Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesine ramak kalmıştır. Kısacası, zaten kısıtlı olan tüm imkânlar, batıda, Kurtuluş Savaşı’nın asıl safhası olan Yunan Cephesi’ne seferber edilmiş, doğal olarak bu şartlarda doğuda konuşlanan birliklere, yeterli takviye yapılamamıştır. Diğer bir husus ise, İtilaf Devletleri’nin Ankara Hükümeti’yle masaya oturarak önce Mudanya ve sonra Lozan Antlaşması’nı yapacağı siyasi ortamın oluşmaya başlamasıdır. Görüldüğü üzere artık cephe savaşları yerine masa başı mücadelesinin başladığı bir döneme girilmektedir. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurularak, Fevzi Paşa’nın verdiği emir bekletilmiş ve müzakere yöntemi ön plana çıkartılmıştır. Verilen kararın ne kadar isabetli olduğu ise, 3 Ekim 1922′de başlayan Mudanya Mütarekesi görüşmeleri sonucu ateşkese varılması ve tüm Trakya’nın kurşun atılmadan geri alınmasından bellidir. O dönem, İngilizler’le Özdemir Bey’e bağlı milis güçler çatışmalara girmiştir ancak, bu birliklere daha evvel de bahsettiğim gibi, Ankara Hükümeti’nden bağımsızmış gibi bir süs verildiğinden, İngiliz Hükümeti olaylardan, Ankara’yı direk sorumlu tutamamıştır. Diyebiliriz ki, düzenli orduyla büyük çaplı bir çatışmaya girilseydi, ateşkes ve Trakya konusunda Mudanya Mütarekesi’nde mutabakata varılamayabilinir hatta, belki de, bu görüşmeler hiç yapılamazdı. Tüm bu şartların doğrultusunda zaten, imkânsızlıklardan dolayı yeterince yardım göremeyen Özdemir Bey’in birliği, içinde bulunulan siyasi koşullar da göz önünde bulundurularak, savaş yönlü desteklenememiş ve Özdemir Bey, az sayıdaki askeriyle geri çekilmek zorunda kalmıştır.
Fakat, Musul meselesi, Atatürk ve arkadaşları için kapanmamıştı. Lozan’da kesinlikle bu bölgenin geri alınacağı düşünülmüş, Özdemir Bey’in başarıları ve bölge halkının Türkiye ile birleşme arzusu Ankara Hükümeti’ni cesaretlendiren temel etkenler olmuştu.
VE LOZAN…
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı neticesinde, Anadolu’dan tamamen silindiği düşünülen Türk Ulusu, dünyanın en güçlü devletleriyle Lozan’da masaya oturmuş ve varlığını, bağımsızlığını, tüm dünya’ya kabul ettirmiştir. Lozan, Türk Milleti’nin adeta yeniden doğuşunu tüm dünyaya kanıtlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunu tüm devletlere kabul ettiren bir antlaşmadır. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922′de başlamış ve antlaşma 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmıştır. Görüldüğü üzere antlaşmanın imzalanması ortalama sekiz ay sürmüştür. Bu süre zarfında, Türkiye’nin sınırları, Kapitülasyonlar, Boğazlar Meselesi, Azınlıklar, Osmanlı’nın borçları ve Musul’u içeren Türkiye-Irak Sınırı konuları görüşülmüştür. Ancak, kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un işgalcilerce boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Bu üç konu sebebiyle, son derece gergin tartışmalar meydana gelmiş, bu yüzden de 4 Şubat’ta görüşmeler kesilmiş, savaş olasılığı gündeme gelmiştir. Savaş olasılığının artması nedeniyle, doğu bölgesinde olası Musul Harekâtı yapmayı planlayan birlikler, Atatürk’ün emriyle, Boğazlar’a yapılacak bir operasyon için İzmit ve Silivri’de konumlandırılmaya başlanmıştır. O dönem, bir diğer tehlike ise, Suriye üzerinden gelebilecek olası Fransız saldırısıdır. Bu sebepten Suriye Sınırı’nda da güvenlik tedbirlerinin alınması şart olmuştur. Daha Lozan Konferansı kesintiye uğramadan, gergin havayı fark eden Fevzi Paşa, Cevat Paşa’ya gönderdiği telgrafta, konferansın kesilmesi durumunda, Suriye Hududu’nda da Fransızlar’a karşı gerekli müdafaa tedbirlerinin alınması gereğini bildirmiştir. Görüldüğü üzere, Yunanlılar ile kapanan Batı Cephesi’nin hemen ardından Güneydoğu’da ve İstanbul önlerinde, özellikle, İngilizler’le yeni bir çatışmanın başlaması an meselesiydi.
NE OLDU DA GÖRÜŞMELER TEKRAR BAŞLADI?
Türkiye’nin taviz vermeyen, istikrarlı duruşu, İngiliz Hükümeti’ne geri adım attırmıştı. İngilizler, Osmanlı Dönemi’nde yabancılara verilen Kapitilasyonlar’ın yeni Türk Devleti’ni bağlamadığını ve kaldırılması gerektiğini kabul ettiler. Diğer önemli bir husus olan Boğazlar’ın da silahsızlandırılmaları karşılığında, Türkiye’ye verilmesi kabul edildi. Antlaşmaya göre; imzalanan Lozan Antlaşması TBMM tarafından onaylandıktan sonraki altı hafta içinde, İstanbul ve Boğazlar’da bulunan İtilaf Devletleri Kuvvetleri, bu bölgeleri boşaltacaklardı. Fakat, Musul ile ilgili bir adım atılamamış ve Musul Meselesi, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkartılmıştır.
LOZAN’DA, MUSUL ÜZERİNE İDDİALAŞMA
Lozan’da yapılan görüşmelere bakacak olursak, Türk tarafının iddiaları, son derece makul ve açık gerçeklere dayanıyordu. İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Heyeti, Musul’un çoğunluğunu Araplar’ın değil, Türk ve Kürt Halkları’nın oluşturduğunu, Kürt Toplumu’nun ise, geçmişten gelen tarihi bağlara dayanarak, Türkiye’nin bir parçası olmak istediğini vurgularken, İngilizler’e resmen meydan okuyarak, Musul’da bir referandum yapılması teklifini sundu. Bu teklif, Lord Curzon başkanlığındaki İngiliz Heyeti için tabiî ki, kabul edilemezdi. Referandum demek, Musul’un ve tabiî ki önemli petrol yataklarının, İngilizler’in elinden uçup gitmesi anlamına geliyordu. Ancak, İngiliz Heyeti’nin referandum teklifini reddetme bahanesi, oldukça komikti; “Bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktur ve bu konuda tecrübeleri olmadığından halkoyunun amacını anlayamazlar…” Aşağıdaki tabloda, İsmet İnönü’nün sunduğu Musul nüfus oranları bulunmaktadır. Lozan Barış Konferansı’ndaki İngilizler’in uzlaşmaz tutumunu görüşmeleri sıkıntıya sokarken, Lord Curzon ve İngiliz Heyeti’nin son oyunu, Musul Meselesi’nin Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi teklifiydi. Milletler Cemiyeti’nin işin içine girmesi, Musul’un elden gitmesinin tasdiki manasına geliyordu. Çünkü, Milletler Cemiyeti’nin kurucusu, İngiltere olurken, Türkiye, bu birliğe üye bile değildi. Sonuç olarak, taraflar Lozan’da bu konu üzerinde anlaşamayacaklarını anlamış ve daha evvel bahsettiğim gibi Musul meselesini dokuz ay içerisinde karara bağlamak üzere tekrar bir araya geleceklerini karşılıklı taahhüt etmişlerdir.
İSTANBUL’DA TARAFLAR MASAYA OTURUYOR
Lozan Konferansı’ndan sonra İngiltere, kolay kolay masaya oturmak istememişti. Bunun sebebi, Irak’ta kendi yanında olan aşiret reislerinin yardımıyla kontrolü ele geçirdikten sonra Türk Hükümeti’nin karşısına avantajlı bir şekilde geçmek istemesiydi. Bu sebepten, “Haliç Konferansı” adı altında gerçekleşen görüşmeler ancak, 19 Mayıs 1924 günü başlayabildi. Konferansta, İngilizler, uzlaşmaz tutumlarını sürdürdükleri gibi, Musul dışında Hakkâri’yi de isteyince, görüşmeler bir kez daha kesildi. İngilizler, Hakkâri’yi istiyor ve tesadüfe bakın Nasturi’ler ayaklanıyor. Nasturi’ler, aslında çok daha önce I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’ya karşı, Rus Ordusu’yla birlikte hareket etmişler ancak, Ruslar, Doğu Anadolu’dan çekilince Türk Kuvvetleri karşısında tutunamamış ve İran’a kaçarak, oraya yerleşmişlerdi. Daha sonra, Kurtuluş Savaşı’nı fırsat bilerek, Hakkâri Bölgesi’ne izinsiz dönmüş ve Milli Mücadele esnasında, bazı Kürt ve Ermeni guruplarla birlik olup, Türk Ordusu’na karşı çatışmalara girmişlerdi. İngilizler’in Hakkâri’yi istedikleri bir dönemde, Hakkâri’de yoğun bir şekilde yaşayan Nasturiler’in ayaklanma çıkartması, insanı sinirden güldüren bir hadiseydi. Yine, ayaklanmanın bastırılması için bölgeye gönderilen Türk Birlikleri’ne, İngiliz askeri uçakları tarafından ateş açılması, ayaklanma ile İngilizler’in nasıl bir organik bağı olduğunu gözler önüne sermiştir. Fakat, tüm İngiliz yardımına rağmen, 7 Eylül 1924 yılında başlayan ayaklanma, Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen Cafer Tayyar Paşa kumandasındaki birliklerce bastırılmıştır (24 Eylül 1924). Nasturi Ayaklanması, aynı dönem, Musul’a yapılması düşünülen harekâtı sekteye uğratırken, hemen akabinde yine, İngilizler’in etkisiyle çıkan Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin Musul’u almak ile ilgili planlarını değiştirmesine sebep olmuştur.
VE…MİLLETLER CEMİYETİ
Daha evvel de Musul meselesini Milletler Cemiyeti’nde görüşmenin Türk tarafının işine gelmediğini belirtmiştim. Ancak, Haliç Konferansı’nda İngilizler’in kabul edilemeyecek istekleri dolayısıyla, bir sonuç çıkmaması, İngiltere’ye meseleyi Milletler Cemiyeti’ne taşıma hakkı vermişti. Milletler Cemiyeti toplanmıştı toplanmasına ama, Türk tarafı ısrarla, Musul’da halk oylamasına gidilmesini istiyordu. İngiltere ise, bölge halkının oylamanın anlamını anlayamayacak kadar cahil olduğunu iddia ediyordu. Tüm bu gelişmeler sırasında, pek çok kişinin bilmediği bazı kanlı olaylar sınırda yaşanıyordu. İngiliz Birlikleri, Türkiye yanlısı aşiretlere silahlı müdahalede bulunuyor hatta, Türk kuvvetleriyle kısa süreli de olsa çatışmalara giriyordu. Bu sebepten, sınır bölgesindeki tansiyonu düşürmek amacıyla Milletler Cemiyeti, 28 Ekim 1924′te bir sınır tanımı yaparak, “Brüksel Hattı” adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak Sınırı tespit etti. Türkiye bu karara karşı çıksa da, La Haye Adalet Divanı’nın da, Bürüksel Hattı’nı destekleyen yönde bir hükme varması, Ankara’nın elini kolunu bağlıyor, İngilizler’in ise, ekmeğine yağ sürüyordu. Son olarak, Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925′te Brüksel Hattı’nın güneyindeki toprakların Irak’a bırakılmasını kabul eden kararını aldı. Türkiye’nin, Milletler Cemiyeti kararına karşı başarılı olamamasında, iç ve dış etkenler vardır. Yurt içinde, yine tam bu gelişmeler sırasında (büyük tesadüf) çıkan Şeyh Said Ayaklanması ve İnkılâplar’ın tamamlanabilmesi için istikrara ihtiyaç duyulması, bunun yanında, Türkiye’nin uluslararası arenada yalnız olması, Ankara Hükümeti’nin elini zayıflatırken, dışarıdan önemli bir başka tehlike gelme olasılığı doğurmuştu.
İTALYA, YUGOSLAVYA VE YUNANİSTAN, TÜRKİYE’YE KARŞI SAVAŞ HAZIRLIĞINDA
Musul Meselesi gündemdeyken, Türkiye, içerde, Şeyh Said İsyanı’yla boğuşuyordu. Diğer tarafta ise, bir başka tehlike söz konusuydu. İtalya’nın o dönemki politikaları ve Güney Sicilya’ya asker yığması, Ankara’da tedirginlik yaratmıştı. Atina’dan Londra’ya gönderilen çok gizli bir raporda İtalya, Yunanistan ve Yugoslavya’nın ortak hareket ederek, Balkanlar’da bir çatışma çıkartacağı, Yunanistan’ın Trakya’ya, İtalya’nın ise, Anadolu’ya çıkarma yapacağı bildiriliyordu. İçerde ve dışarıda bu kadar gergin bir ortam varken, İngiltere’yle savaşa girmeye çekinen Türkiye, Musul konusunu ikinci plana atmak zorunda kaldı. Bu şartlarda, yapacak fazla bir şey kalmadığı için Türkiye, 5 Haziran I926′da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul’u Irak’a bırakmak zorunda kaldı.

ŞEYH SAİT AYAKLANMASI
Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli olaylarından biri olan Şeyh Sait Ayaklanması, Türk İnsanı için acı ama, bir o kadar da önemli bir tecrübedir. Fakat, ne yazık ki, tarihimizdeki bu kara leke, insanlarımızca pek bilinmemektedir. Hatta, bu bilinmezlik yüzünden, isyanın lideri Şeyh Sait, çoğu zaman Nur Cemaati Lideri Said-i Nursi ile karıştırılmaktadır. Hâlbuki, iki şahsın da doğu kökenli olmaları ve isim benzerlikleri dışında hiçbir alakaları yoktur. Şimdi, gelin, Musul’u kaybetmemizde önemli etken olan, Şeyh Sait Ayaklanması’nı inceleyelim. Şeyh Sait Ayaklaması, içinde dini söylemleri bulundursa da, bir Kürt Ayaklanması’dır. İsyan, Türkiye’nin Musul üzerinde hak talep ettiği bir dönemde patlak vermiştir. O dönem, İngiltere bir taraftan Musul Halkı’nın Türkiye ile birleşmek isteğini önlemeye çalışırken, diğer taraftan da, Türkiye dahilinde, isyan ve kargaşa çıkararak, Türkiye’nin siyasal istikrarını sarsmaya çalışmaktadır. Bu sebepten, Şeyh Sait Ayaklanması’nda İngiliz etkisinin bulunduğu bilinmektedir. İsyanda, yurt dışında toplanan ve Şeyh Sait ile ortak hareket eden Hilafet Komitesi’nin de katkıları bulunmaktadır. Komite, Şeyh Sait ile temas halinde olurken, Hilafeti, tekrar Türkiye’ye getirmek için yurt dışında propaganda yapmaktaydı. Ayaklanmanın baş aktörü Şeyh Sait’e baktığımızda, Elazığ’ın Palu Kazası doğumlu Kürt asıllı ve o dönemin önde gelen Nakşibendî liderlerinden olduğunu görüyoruz. Zengin bir insan ve tarikat ileri gelenlerinden olma özelliğiyle feodal yapı içerisinden sıyrılması, bazı Kürt aşiretlerinin üzerinde etki sahibi olmasını sağlamıştır. Şeyh Sait, aynı zamanda, Kurtuluş Savaşı esnasında, İtilaf Devletleri’yle ortak hareket eden ve Milli Mücadele’yi gerek ayaklanmalar, gerekse Milli Mücadele karşıtı propagandalarla baltalayan Kürt Teali Cemiyeti Liderleri’yle de dirsek teması halindeydi. Bu örgüt, 1921 yılında TBMM tarafından fesih edilmişse de, gizli bir şekilde faaliyetlerini devam ettirmişti. Hatta, daha evvel bahsettiğim Nasturi Ayaklanması’nda da, bu örgütün önde gelenlerinden Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit’in de etkinliklerinin olduğu saptanmış, bu sebepten de tutuklanmışlardı. Doğal olarak Şeyh Said de şüpheliler arasındaydı.
İSYAN PATLAK VERİYOR
Bu gergin ortamda, Şeyh Said’e bağlı kişilerin Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmesi (13 Şubat 1925), kısa sürede genişleyecek bir ayaklanmanın fitilini ateşledi. Bu çatışmadan sonra kendisini inananların lideri olarak tanımlayan Şeyh Said, herkesi, din adına savaşmaya çağırarak, (bugün Bingöl sınırları içinde olan) Genç Vilayeti’nin Merkez Kazası Darahini’yi bastı ve vali ile öteki devlet memurlarını esir aldı (16 Şubat). Bölgedeki aşiretlerin desteğini alarak Diyarbakır’a doğru ilerleyen Şeyh Said, adamlarını iki guruba ayırdı ve kendi yönetimindeki gurupla, Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirdi. Diğer gurup ise, Şeyh Abdullah’ın yönetiminde, Varto üzerinden Muş’a doğru harekete geçti. Varto’yu ele geçiren isyancılar, Muş’a ilerledilerse de, halktan toplanan yardımcı kuvvetlerle, Murat Köprüsü civarında durduruldular ve Varto’ya geri püskürtüldüler. 23 Şubat’ta isyana hazırlıksız yakalanan hükümetin yolladığı ordu birlikleri, Kış Ovası’nda Şeyh Said’in birlikleriyle çatışmaya girdilerse de, sayıca az olduklarından, Diyarbakır’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. 7 Mart’ta, Şeyh Said’in emrindeki 5000 kişilik bir kuvvet, Diyarbakır’a saldırdı. İsyancılar, şehrin kuzeyinde, surlar dışında yapılan başarılı savunma ile püskürtüldü. Güney kısmında ise, içerden yardım görenlerin desteğiyle, şehre girmeyi başardılar ancak, General Mürsel’in asiler üzerine yolladığı süvari kuvvetleri, isyancıları dağıtarak, kaçmalarını sağladı (8 Mart).
MUSTAFA KEMAL OLAYLARA EL KOYUYOR
Tüm bu gelişmelerin ciddiyetini daha baştan anlayan Mustafa Kemal Atatürk, isyana karşı gerekli önemleri almak için harekete geçti ve o sırada Heybeli Ada’da olan İsmet İnönü’yü acil Ankara’ya çağırarak, Başbakan Ali Fethi Okyar’ın istifasını istedi. İstifanın istenmesindeki en önemli sebep; ayaklanmanın ilk başlarda, hükümet tarafından bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirilmiş olmasıydı. Bu sebepten, isyanın ilk günlerinde yeterli tedbirler alınmamış ve isyan yayılmak için uygun zemin bulmuştu. Atatürk, daha sonra da İsmet İnönü’yü yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi (3 Mart). Ertesi gün, TBMM acil toplanarak, Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul etti. Bu sayede, hükümete olağanüstü yetki tanınmıştı. Takrir-i Sükûn Kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı tehlikelerin ve olağanüstü şartların ortaya koyduğu engelleri önlemek amacıyla, 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önce, iki yıl için çıkarılan kanun, iki yıl daha uzatıldıktan sonra, 4 Mart 1929′da yürürlükten kaldırılmıştır. Takriri Sükûn Kanunu üç maddeden oluşuyordu. Kanunun en can alıcı birinci maddesi şöyleydi: İrtica ve isyana ve de memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilat ve tahrikât ve teşvikat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten man’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklal Mahkemesi’ne tevdi edebilir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarıldıktan sonra, son derece hızlı bir şekilde bölgeye ek kuvvetler gönderilerek önce, 10 Mart’ta, Diyarbakır çevresindeki asiler temizlendi. Ardından, 14 Mart’ta Varto’da isyancılar dağıtıldı ve 26 Mart’tan itibaren de Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başlandı. Türk Ordusu tarafından çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları engellenen asiler, nisan başında çemberin daraltılmaya başlanmasıyla, bir bir yakalanmaya, ya da etkisiz hale getirilmeye başlandı. Ayaklanmanın önde gelenlerinden Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri, Palu’da, Şeyh Said’de Varto yakınlarında, Carpuh Köprüsü’nde ele geçirildi. İsyan, 15 Nisan 1925 günü bastırıldı. Başta Şeyh Said olmak üzere, ayaklanmanın önde gelen 47 yöneticisi, Diyarbakır’daki Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. Cezalar, 29 Haziran’da infaz edildi. Şeyh Said Ayaklanması bastırılmıştı ama, Türkiye Cumhuriyeti’ne çok zarar vermişti. Öncelikle, Musul Meselesi’nin tartışıldığı bir dönemde, gerek Nasturi Ayaklanması, gerekse Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin, Musul’u almak için ortaya attığı bölge insanlarının Türkiye ile birleşmek istediği yönündeki iddiasını zayıflatmış, İngilizler’in ekmeğine yağ sürmüştür. Ayrıca, bu iki isyanı bastırmak için sarf edilen zaman, Musul’a yapılacak olası bir harekâtı geciktirmiş ve değişen şartlardan dolayı da, imkânsız bir hale sokmuştur. Ayaklanmanın bir başka olumsuz tarafı ise, Türkiye’nin çok partili hayata geçişini sekteye uğratmasıdır. İsyana karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatılmıştır.
BÜTÜN OLUMSUZLUKLAR ANKARA ANTLAŞMASI’NA MECBUR KILIYOR
Dış baskılar, olası savaş tehlikesi ve peş peşe gelen ayaklanmalar, Türkiye’nin, Musul üzerinde hak iddia edebilmesini güçleştirirken, İngiltere önderliğindeki Milletler Cemiyeti’nin Brüksel Hattı üzerindeki ısrarı, Türkiye’yi, Ankara Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakmıştır (5 Haziran 1926). Bu antlaşmayla Türkiye, Musul’u kendi sınırları dışında kabul etmiş, karşılığında ise, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10′unu, 25 yıl süreyle alabil-me hakkını elde etmiştir. Ancak, İngilizler, Irak’tan çekildikten sonra, Irak’ta 1937 ile 1941 yılları arasında peş peşe tam yedi darbe yaşanır. Oluşan istikrarsız ortam sebebiyle, Türkiye, düzenli olarak payını hiçbir zaman alamaz. 1958′de, Irak’ta yönetimin el değiştirmesi sonucu, zaten düzenli ödeme alamayan Türkiye, bu tarihten sonra hiçbir alacağını tahsil edememiştir. 1986 yılına kadar, Musul petrol gelirleri bütçeye alacak olarak işlenmişse de, bu tarihten sonra, bütçe hesaplarına dahil edilmemiş ve alacaklardan vazgeçilmiştir.
EMPERYALİST GÜÇLERİN KORKUSU
Bugüne bakıldığında, bölgedeki gelişmeler, I. Dünya Savaşı sonrası dönemle çok fazla benzerlik göstermektedir. Yine, Türkiye’nin doğusunda terör vardır. Ve yine, Irak’ın kuzeyi, emperyalist güçlerin etkisi altındadır. Türkiye’nin, başta, GAP ve ağır sanayi hamleleriyle, doğu illerine yatırım yapması kısacası, gelişip, bölgenin süper gücü olması, emperyalist devletlerin işine gelmemektedir. Bugün, Türkiye’nin kalkınması ve Ortadoğu’da otoritesini sağlamlaştırması durumunda, olabilecekler emperyalist güçleri ürkütmektedir. Düşünün ki, Kuzey Irak’ta, yani, petrolün cennetinde, 3 milyonun üzerinde Türk yaşamaktadır. Bugün, İran sınırları içinde de yaklaşık, 30 milyonluk bir Türk nüfusu bulunmaktadır. Güçlü bir Türkiye, Irak Türkleri’ne sahip çıkarak, petrol yatakları üzerinde hakim bir güç olabilir. Aynı zamanda da, İran topraklarında yaşayan 30 milyonun üstündeki Türk nüfusuna ve Azerbaycan Türkleri’ne ağabeylik yaparak hem Kafkasya, hem de yeraltı ve yer üstü zenginlikleri konusunda bir cennet olan Orta Asya’ya açılabilir. Kısacası, Türkiye’nin Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’da tek ve boy ölçüşülemez bir güç olması hiçte zor bir olasılık değildir. Bu gerçek, batılı emperyalist güçlerin ve bir kısım sermaye guruplarının ödünü kopartırken, Türkiye’nin kendini toparlamaması için birçok oyun tezgahlanmakta ve aynen tarihteki gibi bazı Kürt guruplar kullanılmaktadır. Bugün ise, bölgede, dengeleri kuran esas oğlan İngiltere değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Buradaki en üzücü nokta, insanımızın, Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel gücünü görememesi ve üzerinde asırlardır oynanan oyunlara hâlâ, yeterince sesini çıkartmamasıdır…
ŞEYH SAİT AYAKLANMASI KRONOLOJİSİ
13 Şubat 1925
Şeyh Said’e bağlı kişiler, Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girdi.
16 Şubat 1925
Şeyh Sait’in isyancı birlikleri, Genç İli’nin Merkezi Darahini’yi alarak, vali ve bazı devlet memurlarını esir aldı.
21 Şubat 1925
Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Kış Ovası’nda az sayıda ordu kuvvetleriyle çarpıştı.
24 Şubat 1925
Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Elazığ’ı ele geçirdi.
26 Şubat 1925
Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Hani’yi işgal etti.
4 Mart 1925
Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi.
4 Mart 1925
TBMM, isyan bölgesinde ve Ankara’da, İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verdi.
7 Mart 1925
Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Diyarbakır’a saldırdı.
8 Mart 1925
Diyarbakır’da, Mürsel Paşa komutasındaki ordu birlikleri Şeyh Sait kuvvetlerini dağıttı.
14 Mart 1925
Varto’da, isyancılar dağıtıldı.
26 Mart 1925
Türk Ordusu, karşı harekâta başladı ve isyancılar, çembere alınmaya başlandı.
31 Mart 1925
Ordu birlikleri, Lice ve Silvan’ı ele geçirdi.
15 Nisan 1925
Şeyh Sait, Varto yakınlarında yakalandı ve isyan bastırıldı.
29 Haziran 1925
Doğu İstiklal Mahkemesi’nce ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Sait ve arkadaşları idam edildi
Bu yazı Sağır Sultan Dergisi’nden alıntıdır…
Yazan Saadet ÖNDER
Orta Manşet, Turizm Bölgeleri
16 Kasım 2009

Budapeşte, Viyana ve Prag… Üç orta Avrupa Başkenti’ni kapsayan bir tura çıktıysanız eğer, Bratislava size bonus gibi gelecektir. Genellikle bu üç şehri içine alan tur, uçağın Budapeşte’ye inmesiyle başlar. Sonra havaalanında otobüse binilir ve Viyana’ya geçilir. Tur Prag ile devam eder. Son durak, Türkiye’ye dönüşün yapılacağı Budapeşte’dir. Ama Prag’tan Macaristan’ın Başkenti’ne dönerken, yaklaşık 6-7 saatlik yolculuğu renklendiren sevimli bir şehirden geçer yolunuz. İşte orası, duvarların yıkılmasıyla, Slovakya’nın Başkenti olan Bratislava’dır…
Minicik, sevimli, adeta kutu bir şehir burası… İnsanları da çok cana yakın… Hepsinin yüzü gülüyor ve neredeyse hemen hepsinin de elinde bir köpeğin tasması bulunuyor… Rehberimizi dediğine göre, burada köpek yetiştiriciliği bir meslek haline gelmiş… Çeşit çeşit, cins cins, sevimli mi sevimli, büyük küçük onlarca köpek gördük Bratislava’da kaldığımız kısa süre içinde… Yetiştirip, Avrupa ülkelerine satıyorlarmış…

Bratislava’nın en ünlü ve gezilebilecek teri Old Town yani Eski Şehir… Old Town’a girmek için tarihi St.Michel Kulesinin kapısından geçiyorsunuz. Kapıyı geçince yerde pirinçten bir daire görüyorsunuz. Burayı sıfır noktası olarak değerlendirmişler. Ve Bratislava’nın dünyanın ünlü şehirlerine olan uzaklıklarını kilometre olarak yazmışlar. Gözlerimiz hemen 7 tepeli İstanbul’u aradı. Baktım; o anda güzelim İstanbul’umdan tam 1231 km uzaktaymışız!…
Old Town’ın merkezi Ana Meydan… Burada ünlü binalar var… En ünlüsü Slovak Ulusal Tiyatro Binası ve hemen binanın önündeki Ganymeda Çeşmesi… Filarmoni binası, başta Amerika ve Fransa olmak üzere konsolosluklar. Meydanın hemen arkasında da belediye binasıyla karşılıklı Başpiskoposluk binası bulunuyor. Tabii bu arada Napolyon’un kendisinden habersiz bombaladığı için ordusuna kızmasına neden olan St. Martin Katedrali’ni unutmamak gerek… Rivayete göre, Fransız konsolosluğu önünde banka dayanmış duran Napolyon heykelinin de bu nedenle arkası konsolosluğa dönük yerleştirildiği söyleniyor…

Heykel deyince, Eski Şehir’deki birbirinden ilginç heykellerden bahsetmemek olmaz. Logar kapağından kafasını çıkararak insanlara bakan Çumil bir işçiyi simgeliyor. Heykelin hemen yanında da canlısı duruyor. Çumil’i taklit eden sahtesiyle fotoğraf çektirmenin bir bedeli var, gönlünüzden geçeni şapkaya atıyorsunuz. Geçen yüzyılda Bratislava’da zihinsel engelli Schöne Natsi, fötr şapkasını çıkararak, yoldan gelip geçenleri selamlarmış. Slovaklar da onu anmak için şehre heykelini dikmişler ve şapkanın altında durunca da dileklerinin kabul olduğuna inanmışlar. Gözlerimiz bir ara köşe başında sokağı gözetleyen bronzdan adama da takıldı… Yahudi Mahallesi’nin girişindeki sadakat ve insan birliğini anlatan heykel, tabelasını üç dilde Macarca, Çekce ve Almanca hazırlamış eczane ve ortaçağ’dan kalma çeşme dikkatimizden kaçmıyor… 5,5 milyon nüfusunun 600 bini Bratislava’da yaşayan Slovakya’nın ufo ya benzediği için Ufo Köprüsü de denilen Duvori Köprüsü de ünlü. Kasım 1989′da Çekoslovakya’da Kadife Devrim’le demokrasiye dönülürken, 1 Ocak 1993′de ülke sessizce ikiye bölünmüş. 2004′ün 29 Mart’ında Nato’ya ,1 Mayıs’ında da Avrupa Birliği’ne alınan Slovakya’nın Başkenti Bratislava’da yaşam devam ediyor tebessümle…
Yazan Serap ÖZAKSOY
Orta Manşet, Spor
10 Kasım 2009

İnsan dinlenmek için ne yapar?
Tercihlere bağlı bir olay…
Boş zamanlarını değerlendirmek için ne yapar?
Bence ilk tercihin sporla uğraşmak olması lazım…
Gün geçmiyor ki; yeni bir spor dalı yaratılmasın. Ama şimdi sizlere tanıtacağım spor dalının kökeni çok eskilere dayanıyor. Fakat Türkiye’ye gelişinin tarihi ise 1994 senesine rastlıyor. Ardından 2001 senesinde ilk olarak uluslar arası hoca getirtiliyor ve yavaş yavaş bu yeni spor dalı sevilmeye başlıyor.
Bizlerde her yaştaki kişinin yapabileceği bu yeni spor dalını sizler için tanıtmak istedik ve CAPOEİRA Gençlik ve Spor Kulübü Derneği Başkanı Güngör Doğanay ile nam-ı değer Karof’la görüştük. Sözü daha fazla uzatmadan sorularımızın cevaplarına geçiyoruz…
Capoeira nedir?
Capoeira kelime anlamı ile küçük çalılılık, çalı topluluğu ya da tavukların konulduğu küçük kümes anlamlarına gelir. Manevi yani dünyada genel kabul görmüş anlam itibari ile “Özgürlüğe Giden Yol” olarak anılmaktadır. Bunun nedeni ise kölelikten kurtulan Afrika’lıların Capoeira yardımı ile bunu başardıklarına inanmalarıdır. Capoeira içerik olarak Dans, Dövüş, Akrobasi, Müzik ve Enstrümantal etkinlikleri bir arada sunabilen tek spor dalıdır.
Capoeira’ nın doğuş tarihinden bahseder misiniz ?
Capoeira ana doğuş vatanı olarak Afrika bilinir. Bilinen ilk tarihi 700 yıl öncesine kadar dayanır. Normalde bir halk kültürü olarak oluşan Capoeira, kölelik dönemlerinde insanların gemilere doldurularak sömürge ülkelerinde çalıştırılmak üzere taşınmasıyla yayılmaya başlamıştır. Bugün Dünya’ da Capoeira’ nın merkezi Brezilya olarak bilinir. Ve burada yaşayan yetişmiş Mestre (Maestro-Kıdemli Eğitmen) ler tarafından başta Avrupa olmak üzere Dünyanın çok sayıda ülkesine yayılmıştır. Tabi Capoeira, ilk doğuş yıllarına göre bugün çok daha modern ve esnek bir haldedir. Capoeira 1800 yıllarının sonunda art niyetli ve zarar vermeye yönelik olarak kullanılmaya başlayınca yasaklanmış, 1932′ yılında modern Capoeira’ nın mucidi olarak bilinen en büyük üstatlardan Mestre Bimba tarafından Brezilya Hükümeti ile yapılan uzun pazarlıklar sonrası legal hale döndürülmüş ve uygulanmaya başlamıştır. Dünyan’ nın gelişimine paralel olarak Capoeira’ da sürekli gelişim göstermiş ve farklı sitillerle Capoeira severlere sunulmuştur.
Türkiye Bu Sporla Nasıl Tanıştı ?
1994’ün kış aylarında vizyona giren ve başrolünü ünlü dövüşçü Marc Dacascos’ un oynadığı “The Only Strong” (Güçlülerin Dünyası) adlı film konu itibariyle Capoeira hakkında bilgi ve görsel öğeleri sunmuş, ardından da Türkiye’ de bu spor adına kıpırdanmalar başlamıştır. İlk zamanlar birbirlerinden habersiz bir araya gelerek elde ettikleri kasetlerden çalışan arkadaşlar zaman içersinde bu işin başka illerde’ de olduğunu öğrendiklerinde birbirleri ile irtibata geçmiş ve buluşmalar düzenleyerek hem kaynaşmışlar hem de bilgilerini paylaşma imkanı bulmuşlardır. Nihayetinde Hacettepe Üniversitesinde okuyan bir grup arkadaşımızın girişimi sonucunda 2001 yılında yurt dışından ilk profesyonel eğitmen getirtilerek çalışmalar daha düzeyli bir hale çekilmiştir.2001 ve sonrasında Capoeira ciddi bir eğreltiye girmiş ve farklı guruplar kurularak çalışma ağı genişletilmiştir.
Türkiye’ de Capoeira nasıl bir konumda şu an ?
Yaklaşık 15 yıllık bir serüvende gelinen noktada, 11 farklı gurubun Türkiye Temsilciliği, ve bu temsilciliklere bağlı il kursları. Yani bugün Türkiye’ de 100 den fazla noktada Capoeira yapılıyor. 1960 yıllar itibari ile ülkemize giriş yapan uzak doğu sporları dövüş sanatları adına belirli kalıpların içersine sıkıştırılmış ve sporu eğlenme amacı ile yapmak isteyen insanlara farklı etkinlikler verememiştir. Bunun yanında bizim Capoeira ile ilgili yapmış olduğumuz çalışmalar bir türlü istediğimiz boyuta ulaşamadı. Bu bizim için elbette yeterli değil çünkü insanlar hala Capoeira’nın ne olduğunu bilmemekle beraber çekimser yaklaşıyorlar.
Neden ?
Çünkü; İnsanoğlunun yapısında zor gibi görünen şeylere karşı bir önyargı ve antipati vardır. Bundan dolayı da başarı inançsızlığını direk olarak, gereksizlik ya da bana ne faydası olacak gibi yaklaşımlarla yönlendirmeye çalışıyorlar. Bu nedenle tabuları yıkmaya ve insanlara sporu – Capoeira’ yı sevdirmek için var gücümüzle çalışıyoruz.
Capoeira’nın kazanımları neler dir ?
Capoeira yapan insanlarda müthiş bir öz güven gelişimi yaşanıyor. Fiziksel, kültürel, sosyal ve ekonomiksel olarak faydaları arasında, vücudunun her noktasını istediği gibi kullanabilmesi, Capoeira’ nın kendine özgü enstrümanlarını çalabilmesi, Portekizce öğrenip şarkı söyleyebilmesi, sık aralıklarla binlerin karşısına çıkıp heyecanını yenmesi, eğitimini belirli ölçüde tamamlayıp kendine kurs açarak ekonomik olarak kazanç sağlaması gibi sayısız olanaklara sahip olmaktadır. Bunlar bir kısım ana başlık altında toparlayabileceğimiz kazanımlar.
Yaş ve kilo ile ilgili her hangi bir sınırlama var mı ?
Mümkün değil. Her yaş ve kilo sınıfına uygun seanslar oluşturuyoruz. 3-5 yaş arası öğrencilerimize biraz daha vücutlarını tanımak ve esnekliklerini arttırmak için bir eğitim uyguluyoruz. 06-12 yaş gurubuna uygun çalışma düzeneği ile ayrı bir program uyguluyoruz. Sadece bayanların içinde bulunduğu bayan seansları açıyoruz. Yetişkin ve karma sınıflar açıyoruz. Bunların içersinde kilolu, epilepsi hastaları ya da kemik gelişiminde problem yaşayan öğrencilerde var. Ancak çalışmalarının ilk 3 ve 6. ayında gelişmeleri kendileri bile çok rahat fark ede biliyorlar. Diğer yandan şunu unutmamakta gerekiyor ben sadece spor yaparak zayıflayabilirim mantığı çok yanlış bir düşünce. Spor sağlıklı ve düzenli beslenme ile birleştirildiğinde gerçek anlamda faydasını gösterir. Bunun bilincinde olarak başvuru yapan insanlara direk zayıflatma ya da çok iyi akrobasi yapabilme vaatlerinden kesinlikle bulunmuyoruz.

Peki sizler bu işin neresindesiniz ?
Bizler 14 ülkede 200′ den fazla noktada temsil edilen Mundo (Dünya) Capoeira Türkiye Temsilciliğini 2005′ yılında alarak düzeyli ve profesyonel çalışmalara başladık. Türkiye temsilciliğini Samsun’ da bulunan Hızır KUL (Pauto) ve İstanbul’ da bulunan Sinan Yüksel (Crocodilo) yapmaktadır. Türkiye içersinde 12 il ve 30 dan fazla çalışma alanı ile en büyük ağa sahibiz. Bir de işlemlerimizin hızlanması açısından 2007 yılında Samsun merkezde kurduğumuz Capoeira Gençlik ve Spor Kulübü Derneğimiz var. Bununda Başkanlığını 95 üyemizle yürütmekteyiz.
Organizasyonlarınızı nasıl gerçekleştiriyorsunuz ?
Her yıl düzenli olarak bulabildiğimiz sponsorlar ölçüsünde Nisan ya da Mayıs ayları içersinde 1 haftalık bir tören düzenliyoruz. İstanbul’ da gerçekleştirdiğimiz törenlere yurt içi ve yurt dışından yaklaşık 250 kişinin katılımı ile gerçekleştiriyoruz. Burada eğitime katılan tüm öğrencilerin İstanbul’ a giriş anı itibari ile tüm gereksinimlerini biz karşılıyoruz.
Kaç yıldır Samsun’ dasınız ve neden Samsun ?
Sadece Samsun değil. Bizler yetiştirdiğimiz eğitmenlerimizi bulundukları illerde görevlendiriyoruz. Bu iller arasında Sakarya, Eskişehir, Elazığ, Mersin, Silivri, Aydın, Denizli, Antalya, Hatay, Çanakkale, İstanbul bulunmakta. Neden Samsun her şey den önce bizler bu şehirde yaşıyor ve bu şehirden geçimimizi sağlıyoruz. Bilinçli birer vatandaş olarak Yaşadığımız yeri en verimli hale getirmek amacıyla çalışıyoruz. Çok farklı imkanlar ve teklifler önümüze serildi ve ciddi anlamda çok büyük mali getirisi olan tekliflerdi ancak biz Samsun’ un kazanması için uğraştık. 2005 ‘ den beri burada bunun için mücadele veriyoruz.
Peki bunun karşılığını burada alabiliyormusunuz ?
Üzülerek ifade etmek istiyorum ki hayır. Avrupa’daki bazı büyük Capoeira organizasyonlarına katılıyorum Türkiye’yi temsilen. Orada insanların spora yaklaşımı idarecilerinde spora teşviki gerçekten görülmeye değer inanın. Türkiye genelinde yaşadığımız en belirgin problemler arasında yöneticilerin prosedür arayışları var. Bu spor Türkiye’ de henüz federasyon değil ancak yapmış olduğumuz ciddi çalışmalar ve referanslar gerçek anlamda sporu ve sporcuyu bilen tüm idarelerce takdir gördü. Konuyu ufak bir örnekleme ile özetlemek istiyorum. Yapmış olduğumuz sporun aynı zamanda çok büyük ilgi gören bir gösteri yönü var. Buna istinaden de geçmiş 10 yıl içersinde yurt içi ve dışında 3000 den fazla gösteri yaptık. 2005 yılında Antalya’ da ki iş hayatımı bitirip Samsun’ a geldiğimde 6 ay içinde 60 gösteri yaptık. 2006′ da 40, 2007′ de 25 ve daha da düşüş gösterdi. Bizler şehir dışında yapmış olduğumuz bir programda bir kişi için istediğimiz ücreti burada tüm gurup adına istediğimizde sanki çok büyük bir rakammış gibi istemiyorlar. Bizim bir kalitemiz bir seviyemiz var biz her türlü programa her türlü etkinliğe çıkmıyoruz. Profesyonel olarak işimizi yaptığımız için’ de isteklerimize uyulmalı diye düşünüyoruz. Ama bunun yanında temsilciliğimizin çok sosyal bir yönü var. Özürlülerle ilgili, çocuklarla ilgili ya da halka gerçekten yararı dokunacağına inandığımız her hangi bir projede davet edildiğimizde koşa koşa gidiyoruz.
Yaşamış olduğunuz problemlerin nereden kaynaklandığını düşünüyorsunuz ?
Söyleyeceklerim belki birilerini rahatsız edebilir ama ben 20 yıldır sporla yatan sporla kalkan bir insanım. Öncelikle problemin ana kaynağı spor idareciliğinin ve spor bilimlerinin yönetimlerinde gerçek anlamda spor kökenli insanların olmamasıdır. Diğer yandan kapısını çaldığımız tüm idarecilerin spordan ve sporcu yapısından anlamamalarıdır. Önlerine konulan sporsal ve kültürel projelerin gereksiz birer ibare oldukları ve reklamsal anlamda çıkar sağlamayacakları düşüncesiyle rafa kaldırılmalarıdır. Biz bunları söylediğimizde “Sizler Projenizi Yapıp Bize Geldiniz de Biz Yok mu Dedik” derler. Türkiye genelinde yaklaşık 10 üniversitede kulüp kurduk ve çalışmalarımızı sürdürüyoruz. İnsan yapısının bir örneklemesi de kişinin sahip olduğunun değerini bilmemesidir. Samsun’ da spor tesislerinin yetersizliği ve tesislerin idman saatlerini ve branşların dağılımını istedikleri gibi yönlendirmeleri de işin tuzu biberi oluyor. Tesislerin yetersiz olması olan tesislerinde kişilerce parsellenmesi bizim için hayli sıkıntılar oluşturuyor.
Projeleriniz neler?
Tüm sıkıntı ve imkansızlıklara rağmen aldığımız yok bizleri bir anlamda teselli ediyor. Bir süredir değişik spor federasyonları ile görüşmelerimiz var. 2008 yılında tanıştığımız Türkiye Herkes İçin Spor Federasyonu Türkiye’ de gerçek anlamda müthiş sporsal faaliyetlere imza atıyor. Profesör Doktor Erdal Zorba yönetiminde ve Dr. Mutlu Türkmen Koordinatörlüğünde yürütülen aktiviteler içersine Capoeira ilave edilmiş ve federasyon desteği ile farklı faaliyetleri yapma imkanı bulduk. Çalışma ve projelerimize devam edeceğiz taa ki yöneticilerin bizi anlayacağı güne kadar. Öğrenci yetiştirmeye topluma verimli bireyler kazandırmaya devam edeceğiz. Ülke çapındaki salonlarımızı arttırmaya, derneklerimizi çoğaltmaya, parası olmayıp spor yapmak isteyen daha çok bireye ulaşmaya çalışacağız.
Son olarak neler söylemek istersiniz ?
Öncelikle bundan önce yapmış olduğumuz tüm gazete, televizyon dergi gibi programlarda genel olarak konunun realite ve show kısmı ele alındı. Biz realite değil Türkiye’ de alternatif sporları yapmak isteyen insanların sporcuların ne türlü zorluklarla karşılaştıklarını dile getirmek istiyoruz.Capoeira yapmak enerjisini bizimle paylaşmak, dans, müzik, akrobasi gibi etkinliklere gönül vermek isteyen herkesi bekliyoruz. Tüm organizasyonlarımızı ve detaylı bilgileri de www.capoeira.org.tr‘ den alabilirler.
Yazan Saadet ÖNDER
Orta Manşet, Turizm
2 Kasım 2009

Viyana’ya gittiğinizde kendinizi çok rahat hissediyorsunuz… 23 bölgeye ayrılmış olan Avusturya’nın Başşehri, 16. yüzyıldan bu yana Avrupa’nın müzik başkenti olarak tanınıyor. Birinci bölge olarak bilinen iç Kent, 2001 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınmış. Şehirde Mozart çikolatalarının satıldığı bir dükkanın vitrinini seyrederken, kendinizi bir an bestecinin ünlü Türk Marşı’nı dinler gibi olabilir, ya da boz bulanık akan Tuna Nehri’ne bakarken Johann Strauss’ın nasıl Mavi Tuna diye beste yaptığına şaşarsınız. Viyana Ormanları’nda gezinti yaparken, yeşilin onlarca tonunu görüp, “Ah bizim güzelim Rizemiz” diye hasret de çekebilirsiniz…
Çok sayıda müzesi olan Viyana, pasta ve kahvesiyle de ünlü. Viyana Merkez’deki 252 metre yüksekliğinde Tuna Kulesi’nin 167. metresindeki döner cafe de şehri seyrederken pastaların tadına bakmanız mümkün. Batı ve doğu Avrupa uygarlıklarının bir kesişme noktası olan Viyana’nın tarihi rolü, Avusturya’nın 1995 yılında Avrupa Birliği’ne katılmasıyla başka bir anlam kazandı. Babenbergler, Stephansdom başta olmak üzere şehre birçok kilise yaparlar. 1278′de yönetimi alan Habsburglar’ın sevilen kralı Rudolf der Stifter 1365′de Viyana Üniversitesi’ni kurar. 1529 ve 1683′te iki kez Osmanlı kuşatmasını savuşturan Viyana’da, Habsburglu erkeklerin imparatorluk kurma çabalarından sonra halk, 16 çocuk doğuran anaç ruhlu imparatoriçe Maria Theresa’yı çok sever. Müziğin hamisi olan Maria Theresa zamanında Schönbrunn Sarayı, konserler ve operaların sahnesi olur. Bu dönemde Joseph Haydn, Viyana Çocuk Koro’sunda söylemektedir, sonradan Viyana’nın sembolü haline gelecek olan Mozart ise altı yaşında kızlarından birine talip olarak kraliçenin sempatisini kazanır.

Maria Teresa’nın oğlu 2. Joseph reformlar yapmak ister, ama halk buna hazır değildir. 1789′da Fransa’dan kız kardeşi Marie Antoinette’nin idam haberinin gelmesinin ardından halk, başa geçen reformdan uzak 2. Franz ile daha mutludur. 1805 Kasım’ında Fransız İmparatoru Napolyon, Marie Teresa’nın sarayı Schönbrunn’a yerleşir, 1810′da ise 2. Franz, imparatorluktan kalanları koruyabilmek için kızı Marie Louise’yi düşmanı Napolyon’a vermekten çekinmez. Avusturya’nın en sevilen kraliçelerini birisi de 1848′de tahta geçen Franz Joseph’in eşi SİSİ lakaplı imparatoriçe Elisabeht’tir. Hani şu tarihe Mayerling Faciası diye geçen olayın baş kahramanı prens Rudolf’ün annesi. 1886 yılında Viyana Ormanları içindeki Mayerling Av Köşkünde 16 yaşındaki sevgilisi Mary Vetsera ile birlikte intihar ettiği söylenen 34 yaşındaki prens Rudolf’un öldüğü gün karagün ilan edilirken, halk arasında da olayın intihar değil, oğluyla siyasi konularda anlaşamayan basbasının bir komplosu olduğu iddia edilir. Oğlunun ölümünden sonra kraliçe SİSİ Cenevre’de bir suikasta kurban gider, ardından Arşidük Franz Ferdinand da Saraybosna da vurulunca Franz Joseph iflah olmaz ve başlayan 1. Dünya Savaşının ardından da Habsburg İmparatorluğu’nun sonu gelir. Strauss, Brahms, Mozart ile övünen Avusturya 2. Dünya Savaşı sırasında 1938′de Hitler’i kurtarıcı olarak alkışlar. Savaş sonrası 4 bölgeye ayrılan Viyana, 1955′de Avusturya’nın tarafsızlığının onaylanmasıyla OPEC gibi diğer bazı uluslararası örgütlere uygun bir evsahibi haline getirir.
SCHÖNBRUNN SARAYI
Kraliçe Marie Teresa’nın sarayı olarak bilinen Schönbrunn deyim yerindeyse uçsuz bucaksız muhteşem bahçeleriyle ünlü. İçeri girdiğinizde heybetli yapısı ve nefis kokulu çiçekler, sağlı sollu dizilen antik mitolojiden esinlenerek yapılmış heykellerle karşılaşıyorsunuz… Rokoko iç düzenlemesiyle sizi yüzyıllar öncesine götüren sarayın sağında ve solunda kapalı bulunan Salon Bahçesi ile Veliaht Prens Salonu dışındaki tüm bahçeler halka açık. Neptün Çeşmesi, saray kadınlarının güneşten etkilenip yanmaması için (o zaman bronz değil, beyaz ten modaymış) iki tarafı tamamen ağaçlarla çevrili Schönbrunn bahçe geçit yolu ve saraya ismini veren Schöner Brunnen Güzel Çeşme) Tiergarden (Hayvanat bahçesi), Palmiye ve Çöl Evi dikkat çeken bölümler.

STEPHANSDOM KATEDRALİ
Stephansdom Katedrali için Viyana’nın kalbidir derler. Bu nedenle şehir turuna başka bir yerden başlamak kimsenin aklına gelmezmiş. Bizim de Innere Stadt yani iç Kent’teki turumuz buradan başladı. Tepesindeki gözlem kulesiyle birlikte 137 metre yüksekliğinde olan Stephansdom, 8 asırdan bu yana, yangınlara, Osmanlı toplarına, Rus ve Alman bombardımanlarına başarıyla direnerek, Viyana’nın sembolü olmayı sürdürmüş. Romanesk batı cephesi, Gotik kulesi ve Barok altarıyla üç ayrı mimari tarzının birleştiği katedralin her yandan gözükebilir olması nedeniyle, İç Kent’te kaybolmanız da olanaksız. Kuzey kulesinin tepesindeki 20 tonluk Pummerin çanının yapımında kullanılan bronzun l683 kuşatmasında ele geçirilen Osmanlı toplarından yapıldığını öğrendik. Çan sadece yılbaşı arifesi gibi önemli günlerde kullanılıyormuş.
300 yıl önce hırsızların asıldığı küçük Lugeck meydanından geçip, Fleischmarkt’a saptığınızda numara 11′de Mozart, Beethoven, Schubert ve Strauss’un müdavimi olduğu Viyana’nın en eski meyhanesi Griechenbeisl ‘i görebilirsiniz.
GRABEN VE YAHUDİ MAHALLESİ
Viyana’da belli başlı yerler İç Kent’te bulunduğundan her yer yürüme mesafesinde. Stephansdom, Hofburg (İmparatorluk Sarayı), Ulusal Tiyatro, Mozart’ın evi, Opera Binası ve Graben’e kolayca gidilebiliyor. Graben, Viyana’nın ünlü mağaza ve kafelerinin bulunduğu cadde. Daha çok giyecek mağazalarıyla dikkat çeken Yahudi mahallesi, Yahudi Müzesi, soykırım kurbanları için yapılmış anıt ve nazi katliamından kurtulabilen tek sinagog görülebilecek yerler arasında.
BELVEDERE SARAYI
Askeri deha, 1.55′lik Prens Eugene’nin yazlık konutu Belvedere Sarayı, bahçeler ile birbirine bağlı iki saraydan oluşuyor. Aşağı ve Yukarı Belvedere olarak iki parçadan oluşan barok stili sarayda, bugün muhteşem tablolar sergileniyor. Yukarı Belvedere’nin en önemli özelliği ise Avusturya’nın 15 Mayıs 1955′de 2. Dünya Savaşı sonrasında özgürlüğünü kazandığı anlaşmanın burada imzalanmış olmasıdır.
VİYANA ORMANLARI
Viyana Ormanları içindeki yarım günlük gezimiz Seegrote Mağara Gölü ile başladı. Gel Gör Mağarası olarak da bilinen mağaradan önceleri kireç taşı çıkarılıyormuş. 1912′de bir sel baskınında mağara içinde yapay bir göl oluşmuş. 1944′de ise Naziler tarafından uçak ve silah imalatı için kullanılmış. Esirlerin çalıştırıldığı ve işçilerin tanrıçası diye bilinen Azize Barbara Şapeli’ni gördükten sonra, Üç Silahşörler filminin bazı sahnelerini de geçtiği göleti tekne ile dolaştık.
İkinci durağımız, Avusturya’nın en eski ve önemli dini yapısı olan Kutsal Haç Manastırı idi. 12. yüzyıldan kalma bu yapı 1529 ve 1683′de Osmanlı saldırılarına da hedef olmuş. Kilisenin bahçesinde Viyana’da birkaç yerde daha gördüğümüz Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesini simgeleyen Kutsal Üçleme Anıtı (Veba Anıtı da deniyor. Bu ismi almasının nedeni İngiltere’den tüm Avrupa’ya yayılan veba salgınıymış) bulunuyor. Daha sonra gezdiğimiz Mayerling Av Köşkü’nün hazin hikayesini yukarıda anlatmıştık. Son durağımız ise Milli Parkı, Beethoven’in evi, festivalleri, müzik okulları ile ünlü Baden kasabasıydı. Yol boyunca Franz Schubert’in, Rahibe Terasa’nın evini ve ünlü psikanalist Sigmund Freud’un kasabasını da görme imkanımız oldu.
ÇILGIN RESSAM
Az kalsın Viyana’yı güzelleştirmek uğruna çok çabalar sarf eden çılgın ressam Hunder Wasser’i unutuyordum. Saçlarını bir gün kazıtan, bazen de siyah, sarı hatta mora boyatan, kışın bir dağın tepesinde resim yapan, yazın şezlongta çıplak güneşlenen ve bu nedenle çılgın ressam diye anılan Wasser, çirkin binaları güzelleştirmesiyle ün kazanmış. 2001 yılında 70 yaşında ölen ressamın binaları çok renkli ve simetrik olmamasıyla dikkat çekiyor.
VE TADINA DOYUM OLMAYAN ŞiNİDZEL
1,5 milyon nüfuslu Viyana’dan dünyaca meşhur şinidzelinden tatmadan ayrılmak olmazdı. Biz de öyle yaptık ve ne olur ne olmaz diyerek de, dana yerine tavuk şinidzel yedik… Gerçekten de ünlü pastaları kadar leziz, ağızda nefis bir tat bırakan kocaman kocaman dilimleri zevkle lokmaladık ve Viyana’ya şinidzelle veda ettik…
Yazan Saadet ÖNDER
Orta Manşet, Turizm Bölgeleri
19 Ekim 2009

Orta Avrupa deyince aklıma herkesin olduğu gibi hemen Budapeşte-Viyana-Prag üçgeni gelir… Ekim ayının başında yolumuz bu üç Başkent’e düştü… Prag’dan Budapeşte’ye geçerken arada eski Çekoslovakya’nın diğer yarısı Slovakya’nın başkenti Bratislava’yı da çıkarıverdik birkaç saatte… Dört arkadaşım ve 27 kişilik kafilemizle İlk durağımız Viyana idi. Ama nedense öncelikle Masal Şehri Prag’ı anlatmak istedim. Beni en çok etkileyen Budapeşte’yi ise en sona bıraktım… İşte buram buram tarih kokan Prag…
Elbe’nin bir kolu olan Vltava nehrinin kıyısına kurulmuş olan Çek Cumhuriyeti’nin Başkenti Prag’ın adı, Çekçe’de kapı eşiği manasını taşıyan Praha’dan geliyor. Avrupa’nın tarihi dokusu en iyi korunmuş birinci kenti olan Prag’ın lakabı ise “Masal şehri”…
Kale bölgesi, Küçük Mahalle, Eski Şehir ve Yeni Şehir bölgelerinden oluşan Prag, asırlardır eski Bohemya Krallığı’nın Başkenti. Ortaçağ’da 4. Karl’ın büyük imparatorluğunun başkenti olarak ün kazanan Prag, 1918 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesiyle kurulan Çekoslovakya’nın da başşehri olmuş. 1938′de Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş, işgalden kurtulduğuna sevinemeden de 1948′de Sovyetler’in denetimine girivermiş. Sovyet komünizminin egemenliğinde 20.yüzyılın sonlarını zorluklar içinde geçiren Çekoslovakya’da 17 Kasım 1989′da öğrenci gösterisi olarak başlayan, sonra kitlesel bir harekete dönüşen olaylar sonunda ”Kadife devrim” meydana geldi. Duvarların yıkılmasıyla Çekoslovakya 1 Ocak 1993′te sessiz sedasız Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere ikiye bölündü. 2 Şubat’ta Havel, Cumhuriyetin Başkanı olurken, Prag da Başkent ilan edildi… 2004 yılında AB üyeliğine alınan Çek Cumhuriyeti’nin nüfusu 11.5 milyon. Avrupa’nın en çok turist çeken şehirlerinden birisi olan Başkent büyüleyici Prag’da ise 2 milyon 100 kişi yaşıyor. Prag’da bir yandan Haşek’in roman kahramanı Aslan Asker Şvayk’ın gülümsemesine cevap verirken, diğer yandan da ünlü yazar Franz Kafka’nın karamsarlığını hissedebiliyorsunuz…
GEZMEYE KALE MEYDANI’NDAN BAŞLIYORUZ
Prag’a gidenler şehri Kale bölgesinden başlıyor gezmeye… Biz de öyle yaptık… Kale meydanı, Prag kalesi, vitraylarıyla ünlü gotik stilinin mükemmel örneği St. Vitus Katedrali, Kraliyet Sarayı ve St. George Bazilikası’ndan gözlerinizi alamıyorsunuz… Hepsini yürüyerek kısa sürede gezebiliyorsunuz… Gezmesi çok kolay, ama ya anlaması… O da bir o kadar zor… Bir ihtişamlı St. Vitus Katedrali’nde gözleriniz, bir biraz ötede hiç bir koruma göremediğiniz Cumhurbaşkanı’nın çalışma ofisinde… Başkanın çalışma ofisi olduğunu balkonundaki Çek bayrağından anlayabilirsiniz… İsterseniz ofis balkonunun altında oturup etrafınızın gizemini çözmeye çalışabilirsiniz…
Kale, Prag’ın gurur sembolü gibi…Tepede büyük bir ihtişamla oturan ve şehri sessizce izleyen kale kalıntılarının üzerine kraliyet bir saray yaptırırken, kilise de boş durmamış… Katolikler ve protestanlar arasındaki savaş alanlarının en önemli yerlerinden biri olmuş kale… Burada inşa edilen katedral, kilise, şapel ve manastırlar nedeniyle Prag’ın bir adı da “Yüz kuleli kent” olmuş… Simyacı evlerinin bulunduğu bölgede, 30 yıl savaşlarının çıktığı ev dikkatimizi çekiyor. 1618′de 2 protesyon rahibin, bir katoliği pencereden atması 30 yıl süren savaşın başlangıcı olmuş…
Bu topraklarda ilk kilise Prens Vaclav tarafından yaptırılmış, Aziz Vitus Katedrali’nin yapımına ise 1344′de 4. Karl zamanında başlanmış ve mimarlığını da Karl’ın isteği üzerine Arraslı Matthias üstlenmiş. Yüzyıllar boyunca zaman ozaman yapımına ara verilen ve Matthias’ın ölümünden sonra Alman mimar Peter Parler ve onun ardından da iki oğlu tarafından sürdürülen el yapımı kilise, ancak 1929′da tamamlanabilmiş. Gotik mimarisinin şaheserlerinden biri olan St. Vitus vitraylarının güzelliği ile de ünlü. Doğuya doğru ilerlediğinizde karşınıza Aziz George Meydanı çıkıyor… Burada da tüm ihtişamıyla St.George Bazilikası karşılıyor sizi…
HARİKA CHARLES KÖPRÜSÜ
Küçük mahallenin en önemli yapısı Charles Köprüsü de denilen Karel Köprüsü. Prag’ı taşra kasabası olmaktan çıkarıp büyük bir başkent’e dönüştüren, Bohemya’yı 36 yıl boyunca yöneten 4. Karl olmuş. 1348′de Avrupa’nın ilk üniversitesini kuran Karl, Vitus Kadetrali’nin de temelini atmış. Eski Şehir ile Küçük Mahalle’yi 600 yıldır birbirine bağlayan 520 metrelik Karl, Karel ya da Charles Köprüsü de 4. Karl zamanında Prag’a kazandırılmış. 8 dil bilen, 4 eşli Paris’te eğitim gören Lüksemburglu Karl’ın köprüsü çok renkli görüntülere sahip. Köprüyü bir baştan diğer başa yürüken, siz de kendinizi o renkli yaşamın bir parçası gibi hissediyorsunuz… Araç trafiğine kapalı köprü, satıcılar ve sokak çalgıcılarıyla hayli hareketli. 1800′lü yılların başında köprüye yapılan sağlı sollu 30 heykelden üçü gerçek. Diğerleri imitasyon, rehberimiz gerçeklerinin müzede saklandığını söyledi… Gerçek heykellerden birinde köle ticareti yapan bir Osmanlı figürü de yer alıyor. Doğrusu bu figür hepimizin kafasını biraz karıştırdı. O dönemde köle ticareti yapan Osmanlı!.. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini anlatan heykel ile dilek dilenen diğer iki heykel de gerçek… Köprünün bitiminde ise ünlü kuklaların satıldığı bir kuklacı dükkanı bulunuyor…

ORTAÇAĞ HARİKASI SAAT
Eski Şehir Meydanı’nın en önemli yapısı, Ortaçağ harikası saat. 14. asırda Annuş usta tarafından terazi burcuna göre yapılmış. Saatte bir çok figür var. Sabah 06.00 ile 21.00 arasında her saat başı gösteriyi izleyebilirsiniz, adeta tiyatro gibi… Meydanda toplanan turistlerle birlikte yerli halk da, ölüm olmaması için iskeletin çan çalmasıyla başlayan gösteriyi her seferinde heyecanla takip ediyor. Çanla birlikte diğerleri de aynı anda harekete geçiyor. Osmanlı figürü saz çalıyor, Musevi para bitmesin diye zenginliği dile getiriyor. İnsan güzelliği anlatılıyor. Üstteki pencerelerden Hz. İsa’nın 12 Havarisi teke teker çıkıyor ve son olarak da horoz 40 saniye ötüyor. Rivayete göre, saati çok beğenen bazı ülkeler, Annuş ustadan kendilerine de yapmasını istemişler. Ancak ustanın gözleri kör edilerek, başka saatler yapmasına mani olunmuş.
Eski şehir bölgesinin bir önemli yerleşim yeri de Yahudi mahallesi. Müzesi ve sinagoglarıyla gezilebilecek bir bölge Yahudi Mahallesi… Eski Şehir Meydanı tam bir panayır alanı gibi… Krepçiler, gözlemeciler, tatlıcılar, biracılar, hediyelik eşya satanlar, yerli halk, turistler… Ne ararsanız var…Yeni Şehir’de ise Prag’ın sembolik anıtı Aziz Vaclov Anıtı, komünist rejimin Çek kurbanlarına adanmış anıt, Ulusal Müze, Çek Devlet Operası ve Ulusal Tiyatro bulunuyor.

Prag’da ilgimiz çeken bir başka görüntü de… Dünyanın en dar sokağı oldu… Sokak o kadar dar ki, iki kişi yan yana yürüyemiyor. Bu nedenle sokağın başında sadece yayalar için konmuş bir trafik lambası var.
KARLOVY VARY
Prag’a gitmişken, 130 km batısındaki kaplıcalar diyarı Karlovy Vary’e (Karlsbad) gitmemek, o güzelliği görmemek olmazdı. 4. Karl yani bir başka deyişle Charles avlanırken, peşine düştüğü geyik, bir uçurumun kenarında çaresizlikle aşağı atlamış ve böylece kaplıcalar keşfedilmiş. Kasabaya Karl’ın şerefine Karlsbad ya da Charles’ın kaplıcaları adı verilmiş. Rus Çarı Büyük Pedro, ünlü besteciler Bach, Brams ve Grieg kaplıcalarda şifaya kavuşan ünlülerin başında geliyor.

12 kaplıcanın bulunduğu bölgeye 1918′de ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk de tedavi amaçlı gelerek, bir süre kalmış. Ancak buradan pek memnun kalmayan Atamız, kaldığı otelin yakınındaki bir başka otele giderek, yola bakan bir pencerenin önünde kahvesini yudumlarmış. 65-70 derecede kaynayan suların çeşitli hastalıklara iyi geldiği belirtiliyor. Hastaların yürürken bu sulardan içebilmeleri için, özel fincanlar üretilmiş… Çar Büyük Pedro’nun özel olarak yaptırıp, kaldığı evi daha sonra marangozuna hediye ettiğini öğrendik. O ev şimdi marangozun şanslı torunları tarafından otel olarak işletiliyormuş… Burada 13. şifalı su olarak nitelendirilen alkollü bir karışım olan Becherovka’nın mide hastalıklarına iyi geldiğini söylemeden geçmeyelim.
…VE ORTAÇAĞ GECESİ
Prag’da kaldığımız iki gün içinde bir de Ortaçağ Gecesi ayrıcalığı yaşadık… Prag’a 1 saat uzaklıkta’ki Detenice’de bir şatoyu gezdik. Ortaçağ’daki asillerin hangi şartlarda yaşadıklarını gördük… Sonra Ortaçağ havası verilmiş, mum ışığındaki taş restorantta kendimizi bir anda gizemli, korkutucu (buradaki aslı kadar korkutucu değildi) Ortaçağ’da buluverdik… Tavanlarda kurukafalar, bir köşede darağacında sallanan adam, cadılar, kılıçla düello yapanlar, ağzından ateş çıkaran adamlar, dansözler, yılanlı adam, durmadan bağıran ve ortalığı kızıştıran cüce… Prag’dan bu unutulmaz Ortaçağ Gecesiyle ayrıldık… Ama aklımızın bir köşesi Prag’da kalarak…
Yazan Saadet ÖNDER
Orta Manşet, Turizm Bölgeleri
7 Ekim 2009

Tatil deyince çoğumuzun aklına; deniz, güneş, kum, yüzmek gelir… Çalışanların çoğu yıllık iznini yaz aylarında kullanmaya ve olanakları ölçüsünde deniz, güneş, kum üçgeninden faydalanmaya bakarlar. Birlikte tatil yapacağı insanların görüşleri, istekleri de önemlidir tabii… Aile ya da arkadaşla çıkılan tatiller böyledir… Özellikle temmuz ve ağustos aylarında kullanılan izinlerde Akdeniz ya da Ege sahillerinde bir kıyı kasabası seçilir. Hareketli yaşamdan hoşlananlar geceleri de uyanık kalınabilecek bir yeri tercih eder, sakinliği sevenler ise daha sessiz, kalabalık olmayan bakir, denize girip, güneşlenebileceği ve kitabını okuyabileceği bir yer seçerler…
İmkanlar ölçüsünde bir hafta ya da 10 gün, biraz daha şanslılar ise 15 günlük tatiller sonucunda bronzlaşmış olarak, yaşadıkları şehre dönerler… Onlar için tatil bitmiştir ve kendilerini yoğun bir iş trafiğinde bulmuşlardır bile… Ne yalan söyleyeyim spor gazetecisi olarak yoğun bir şekilde çalıştığım yıllarda ben de böyle bir tatil döngüsü içindeydim… Tatili sadece denize girmek, güneşlenmek olarak algılamak ne kadar doğru?
Halbuki, yurdumuzun her yanı bir başka güzel, bir başka anlamlı… Güzel ülkemizin her köşesinden bir başka tarih fışkırıyor… Dünyada en çok uygarlığın can bulduğu, günümüze kadar geldiği Anadolu’nun her yanı gezilmeye, görülmeye değer…
İşte Hasankeyf… Adını her duyduğumda, her fotoğrafını gördüğümde içimi sızlatan bölge… Hasankeyf görülmesi, sahip çıkılması gereken yüzlerce bölgeden sadece biri… Hasankeyf sular altında kalacak dediklerinde insanın gözleri nasıl dolmaz? Elbette bir çoğumuz bu konulara duyarlı, elbette üzülüyoruz… Ve insanlığın en eski yerleşim bölgesi Mezopotamya’da Dicle nehri kıyısındaki Hasankeyf, binlerce yıldır orada, Batman’da duruyor… Ve hep durmalı… Durması için de duyarlı insanlar zaten çaba sarf ediyor… Bizim yapabileceğimiz, oraya giderek destek vermek olabilir…
Şunu söylemeye çalışıyorum… Hasankeyf’i imkanı olan herkes görmeli… Hasankeyf sadece bir örnek, Hasankeyf gibi gidilmesi gereken çoookkkk yer var ülkemizde… Arzum; insanların tatil programı yaparken, deniz ve güneş kadar tarihi ve kültürel önemi olan yerleri de düşünerek, hiç olmazsa izinlerinden 3-4 günü buralara ayırmaları ve tarihin binlerce yıllık nefis kokusunu içlerine çekmeleri…

Yazan Haber Merkezi
Orta Manşet, Spor
25 Eylül 2009

Dünyada Türklerden sonra ata büyük önem veren devletlerden biri de Moğollar’dır. Moğollar tarihte ünlü hükümdarları ile isimlerinden her zaman ses getirmiş bir ülkedir. Uzun süre Çin egemenliğini yaşayan Moğollar 1924 tarihinde Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni kurdular. Dünya tarihinde önemli bir yer tutmuş olan Moğollar , Türklerin ilk Anayurtlarının da bir parçası olmuştur. Uçsuz bucaksız otlaklar, eğimli yer şekilleri, nehirlerin bolca bulunduğu alanlar düşünüldüğünde çizilmeye çalışılan şeklin bozkır (step) olduğu tabii ki anlaşılıyor. Bozkır Rusça step karşılığı olarak kullanılır. Bu uçsuz bucaksız steplere sahip olan Moğolistan’da iklim ve coğrafi şartlar kurt sürüleri dışında, atlara rahatlıkla dolaşabilme özgürlüğü tanıyor.
Arkeolojik kazılar neticesinde at yetiştirme ve ehlileştirme ameliyesinin M.Ö. 2000-1700 yılları arasında gerçekleştirildiği de otoritelerce ileri sürülüyor. Nitekim “Kırgız stepleri ve Gobi bölgesi yabani atın ilk vatanıdır. Atın binek hayvanı olarak kullanılışı ise M.Ö.300 yıllarına rastlıyor. Atın evcilleştirildiği bölgenin Orta Asya olarak belirtildiği gibi “İran’daki atların kökeni olarak da İç Asya kabul ediliyor. Ve bu bölgeden Türklerin de Prjevalskiy tipindeki atı da beraberinde getirdikleri ileri sürülüyor. Atın yetiştirildiği bu kültür kuşağı, umumi adla “Türk-Moğol kültürü” olarak tanımlansa da bu bir ortak kültür değildir. Uzak doğu kaynaklarına göre de Türkler ve Moğolların ortak adı “ JUNG-Tİ “ diye tanınıyordu.
İç Asya, Türkistan, Gobi Çölü kültür çevresi ve Moğolistan bölgesinde yaygın olarak kullanılan atlar Prjevalskiy (Moğol) atı ve Türkmen atı denen cinslerdir. Yine bu atlara verilen isim ise bir Rus seyyah tarafından tespit edilip veriliyor. Bu atların evcilleştirilmesi de Türkler tarafından yapılıyor. Bugün günümüzde ise Güney Rusya ve Macaristan’da halen Prjevalskiy atlarının türlerine rastlanıyor. Halen Anadolu’daki at ırklarının içinde Tarpan ve Prjevalskiy tiplerinin belirgin izleri bulunuyor.

Ve Moğolistan
Kuzey Asya’da Çin ve Rusya arasında 1.565 milyon metrekare yüzölçümlü kıtasal, çöl ikliminin hakim olduğu ve denizle hiçbir alakası olmayan bir ülke Moğolistan.. .3 milyonu aşkın nüfusunun yüzde 85’ini Moğol, yüzde 7’sini Türk, yüzde 4,6’sını Tungusic ve yüzde 3,4 ‘ünü de yabancıların oluşturduğu bir ülke. Moğolcanın yanı sıra Türkçe ve Rusça konuşulan Moğolistan’da; ana din Budizm’in yanı sıra Müslüman, Şamanizm ve Hıristiyanlar da bulunuyor.
Tarihçesi
Moğolistan tarihi itibariyle de dünyaya bir zamanlar kafa tutmuş ülkelerden biridir. Nitekim ilk akla gelen hükümdarları 1206’da Moğol Devleti’ni kuran Cengiz Han’dır. Cengiz Han değişik kavimlerin dağınıklığını bir bayrak altında toplaması ve dünyaya ismini duyurması 1227 tarihinde ölümü ile sona eriyor. Ardından ülkede hem Rus, hem de Çinlilerin egemenlik savaşı yapmaları neticesinde de çeşitli hükümdarlıkla oluşmaya başlıyor. Tarihleri boyunca çeşitli hükümdarlıklar kuran Moğolistan’da 1912 tarihinde Çin’de Mançu Hanedanının yıkılması ve Rusların da yardımı ile bağımsızlığını ilan ediyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise başta Amerika’nın da desteği ile Moğolistan’da Halk Cumhuriyeti kuruluyor. 20 Ekim 1945 tarihinde yapılan referandum ile de Moğolistan resmen özgürlüğünü kazanmış oluyor.
Özerk Bölgeler
Ülkenin kuzeyinde Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyet ve bölgeler ki, bunlar Altay, Hakas ve Tuva Özerk Cumhuriyetleri ile Buryat Özerk Bölgesi’dir. Güney ve doğusunda ise Çin Halk Cumhuriyeti yer alır. Çin yönetiminin Doğu Türkistan, İç Moğolistan ve Mançura ile sınırı vardır. Coğrafi olarak ise ülke Moğolistan Halk Cumhuriyeti, Çin’e bağlı İç Moğolistan ve Rusya’ya bağlı Buryat Özerk Bölgesi adı altında üç bölgeden oluşuyor.
Fiziki Yapısı
Moğolistan’da arazinin büyük bir bölümü yayla görünümündedir. Güney doğusunda ise Gobi Çölü vardır. Devletin doğudan batıya uzunluğu 2367 kilometre , kuzeyden güneye uzunluğu da 1258 kilometredir. Ülkede ortalama yükseklik 1580 metredir. Nitekim bu yükseklik kuzeybatıdan, güney doğuya doğru artıyor.İçte ve sınırlarda çok sayıda dağ bulunuyor. Tanno, Kentei, Hangay en ünlüleridir. Altayların en yük tepesi ise 4653 metre ile Tabun Boğdo’dur. Yine belli başlı nehirleri Selenga ve Orkun’dur. Kerulen Vadisi ise ülkeyi adeta bir anayol gibi ortadan bölüyor. Moğolistan’da sadece Kerulen ve Onon nehirleri Büyük Okyanusa dökülüyor. Ünlü gölleri ise Ubas Nor, Hara Usu, Airik Nor, Kirgis Nor ve Hubsugul’dur. Az miktarda karayolu bulunan Moğolistan’da; arazinin uygun olmaması sebebiyle, ulaşım tercihi demiryolu üzerine kuruludur. Nitekim, 1956 yılında yapılan demiryolu ile başkent Ulan Batur’dan Sibirya’ya ulaşım sağlanıyor. Havayolu ise kendilerininki sadece iç ulaşımda kullanılırken, dış hatlar için sadece Rusya Cumhuriyeti Havayolları kullanılıyor.
Ekonomi
Ülkede 1990 tarihinden itibaren devlet işletmeleri özelleştirilmeğe başlandı. Ve Moğolistan serbest Pazar ekonomisine geçti. Ekonomide esas hayvancılıktan oluşuyor. Ama 40 yıldan beri de devlet destek vermesine rağmen hayvan çiftlikleri sayısı artmıyor. Hafif sanayi ise her taraftadır. Gıda, tekstil, kimya ve çimento ülkenin geçim maddeleridir. Erdenet şehrinde Asya’da birinci, dünyada ise 10’a giren bakır madenleri bulunuyor. Maden kömürü ise sadece kendi ihtiyaçlarını karşılıyor. Et ürünleri ve yün Rusya’ya ihraç ediliyor. Bunların yanı sıra kalsiyum florür de yine Rusya’ya veriliyor. İthalatın yüzde 91’i Rusya’dan temin edilirken, ihracatın yüzde 75’i yine bu ülkeye yapılıyor. Fakat son senelerde bu olaylar tümüyle Çin’e kaymış vaziyettedir.

Yazan Serap ÖZAKSOY
Orta Manşet, Röportajlar
1 Eylül 2009

Yeşil sahaların eski efendi hakemlerinden
Serdar Tatlı açtı ağzını yumdu gözünü…
FUTBOL BİR HATA
OYUNUDUR
x Uluslar arası müsabakalarda ülkemiz hakemlerinin görev
alamama nedenlerinin başında onlara sahip çıkılmaması geliyor..
x Derbi maçları öncesi odama kapanır ve kural kitabını okurdum…
x Bizim camiaya daima kavga ortamında bundan da kurtulamıyor…
SERAP ÖZAKSOY
Eğrisi, doğrusu dedik. Faal görev yaptığı zamanlar çok karşılaşmasını izlediğim ve efendiliğinden aslı ödün vermeyen bir kişiliğe sahipti. Ben de dedim ki, bir hocayı arayalım, eğrisi ve doğrusu ile Türk Futbolunu, Türk Hakemliğine ve Vicdan Muhakemesini soralım dedim ve yeşil sahaların yerinde son derece sert, asla taviz vermeyen, ama bir sakatlık anından önce sporcusunu düşünen Sevgili Serdar Tatlı’yı aradım. Serdar hoca her zamanki kibarlığı ile sorularımıza açık açık cevaplar verdi şimdi söz onda…
Futbol hakemi olmak nereden aklınıza geldi…
Amatör düzeyde futbol oynarken sürekli gittiğimiz bir lokal vardı orda duydum. Hem hakemlik hem de antrenörlük kursunun açıldığı söylendi aslında o dönemlerde moda haline gelmişti bir sertifika olsun elimizde ileride lazım edebilir diye benimde elimde bulunsun diye hakem kursuna katıldım sene 1988…
Asıl mesleğinizi belirtmekte herhalde bir sakınca görmezsiniz. Bu konuda bizleri aydınlatır mısınız…
Ben bir kamuda görev yapıyorum Şanlıurfa Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünde.
Kaç seneden beri spor camiası içerisindesiniz?
9 yaşındayken urfaspor minik takımında futbol oynamaya başladım yıldızlar,gençler amatör derken 22 yaşındayken hakem oldum işte halen bu camianın içersindeyim.
Aşağı yukarı kaç maç yönettiniz?
Tüm liglerde ortalama 300 civarında maç yönettim. Bunun 150 ye yakını süper lig maçlarıydı.
Sizi endişeye sevk eden bir karşılaşma oldu mu? Verdiğiniz karardan ötürü pişmanlık duyduğunuz oldu mu? Hangi maçtı…
Bakın futbol bir hatalar oyunudur. Teknik direktör futbolcu yönetici nasıl hatalar yapabiliyorlarsa hakemlerde bu oyunun bir parçası olarak hatalar yapmaktadır. Önemli olan bu hataları yaparken bilerek isteyerek yapmamak ben hakemlik hayatım boyunca bilerek ve isteyerek yanlış yapmadım ama bir sürü hatalar yaptım televizyondan veya CD den yönettiğim maçı izlediğimde yaptığım hatayı veya hataları gördüğümde eğer bu hatada skora etki edecek bir hata olmuşsa çok üzülmüşümdür. Böyle üzüldüğüm maçlar oldu tabi ki.Ama yönettiğim hiç bir maçtan sonra asla pişmanlık duymadım.
Uzun senelerden beri Türk hakemlerinin büyük organizasyonlarda yer almamasını nasıl yorumluyorsunuz…
Türkiye’de hafta sonları oynanan maçlar bakın hemen hemen her kanalda irdeleniyor. Kimse alınmasın ama bazı spor yazarları ve yorumcuları bir takıma duydukları sempatiliği maalesef göz ardı edemiyorlar olaylara taraf gözüyle bakıyorlar.Sanıyorum ki dünyanın hiç bir ülkesinde bizimki kadar hakem irdelenmiyor. Hakemlerimize karşı bir güvensizlik kavramı hakim Türkiye Futbol Federasyonu FIFA ve UEFA nın üyesi bizim hakemlerimiz bu kurullar tarafından takip ediliyorlar özelliklede FIFA hakemleri şimdi düşünün maç bitiyor hakem enine boyuna masaya yatırılıyor kasıtlı diyenler yetersiz diyenler birilerinden talimat aldı diyenler çok acımasızca eleştiriliyor bu durumda ben olsam FIFA veya UEFA nın yerinde şunu söylerim bunlar kendi hakemlerine güvenmeyip destek olmuyorlar nasılsa kendi içlerinde problem halindeler bizlerden bir şey istemezler deyip bizi hep bir kenara atmışlar. Tabii ki hakem potansiyeli ve hakem kabiliyeti becerisi de olması gerekiyor. Ama en önemlisi bizim ülke olarak hakemlerimize sahip çıkmamız gerekiyor daha sonra dünya platformunda onlardan bir şeyler beklememiz gerekecek.
Hakemlik kariyerinizde en zor karşılaşma desek!
Hiç bir maç asla kolay değildir. Sıradan bir maç gibi görürüsünüz hiç iddiasıda olmayan bir maç çok zor geçebilir. Ama genel olarak liğlerin sonlarında oynanan şampiyonluk ve küme maçları daha zordur. Hakem olarak bütün maçlara ama özelliklede son haftalardaki maçlara daha önemli ve iyi hazırlanmak gerekiyor.
Derbi maçı yönetmek nasıl bir duygu? Böyle maçlar öncesi 24 saatinizi anlatabilir misiniz?
Hakem kendi kariyerinde derby maçı yönetmek ister. Derby maçları biliyorsunuz fikstür çekildiği anda hangi haftada derby maçları oynanacak öncelikle bunların haberleri yayınlanıyor. Böylesine herkesin konuştuğu bir müsabakayı yönetmek çok farklı bir duygudur. Özelliklede son 24 saati çok zor geçer ben otel odasına kapanırdım. Kural kitabını tekrar tekrar okurdum maç planı yapardım takımların oyuncuların durumlarına göre. Bunun haricinde belli aralıklarla müzik dinlerdim.
Maç öncesi belirli bir uğurunuz var mı?
Hayır belli bir uğurum yoktu. Ama her maçtan önce bir duam vardı mutlaka o duayı okur öyle maçlara çıkardım.
Hayatta her insanın bir ideali vardır. Siz bu idealinizi gerçekleştirdiniz mi?
Türkiye’de yönettim bu idealim gerçekleşti ama Brezilya-Arjantin maçı yönetmek isterdim.
Son senelerde maç atama kararlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın her M.H.K başarılı olmak ister. Bunun içinde ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Bazı M.H.K lar farklı bir tarz ve yöntem uygulayabiliyorlar. Bugünkü M.H.K geçen sezon alışagelmemiş bir uygulama yaptı uzun süreli hakem tayinleri yaptı bir hakemin 2 aylık sürede hangi maçları yöneteceğini belirledi. Bana göre yanlıştı çünkü bir hakem bir müsabakadan sonra en az 1 hafta dinlenmesi ve kendini toparlaması gerekiyor zaman zaman ard ardada maçlara çıkabilir ama bunu form durumuna göre belirlemek gerekiyor. Form düşüklüğü yaşayan hakemi mutlaka dinlendirmek daha doğru ama bunlar böyle yapmadılar ve zaman zaman bu konuda problem ve sıkıntılar yaşadılar o yüzden bu uygulamalarındada değişikliklere gitmek zorunda kaldılar.
Son zamanlarda hangi maça kimin atanacağı hafta başı belli oluyor. Bu haber sızmasını hafta sonu durum açıklanınca teyit ediyor. Hakemlerin bunlardan haberleri oluyor mu?
Size yukarıdaki bahsettiğim nedenlerde etkili olmuştur bu dışarı sızmalarda. Ama bazen bir maça kamuoyu zaman zaman tahminlerde bulunabiliyor bu tahminler doğru çıkabiliyor da Aslında bana göre çok abartılacak bir durum olmadığı kanaatindeyim. Neticede bir müsabakanın hakemi en az 3 gün önceden kamuoyuna duyuruluyor. Halen biz güvensizlik anlayışı içersinde bazı şeyleri gizlemek düşüncesindeyiz. ama kesinlikle hakemlerin bilgisi dışında gelişen olaylar bunlar.
Şimdi eski bir hakem olarak maçları izlediğinizde aynı heyecanı duyuyor musunuz? Verilen hatalı kararları nasıl yorumluyorsunuz?
Eski bir hakem olarak zaman zaman bu heyecanı yaşamamak mümkün değil. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim hakemlik kesinlikle kabiliyet ve beceri işi. Yöneticiler hakemlere yeni kural değişikliklerini ve sezon içerisinde yapılan hataları seminerlerde ders niteliğinde anlatırlar hatta sezon içersinde hakemleri tekrar toplayıp ara eğitimler verirler. Bundan sonrası hakeme kalmıştır hakem kendini çok iyi hazırlamalı ya müsabakaya iyi hazırlanmıyor ya da bazı şeylerden etkileniyor bu seyirci baskısı olabilir aman hata yapma korkusu olabilir sanırım hatalar bunlardan kaynaklanıyor.
Yaptığınız mesleklerden memnun musunuz? Dünyaya bir daha gelseniz ne olmak isterdiniz?
Dünyanın en farklı mesleklerinden bir hakemlik bazen kötü yönettiğiniz bir maçtan sonra size dünyayı zehir etmiş olsalar bile yani basında medyada yerden yere vurulmuş olsanız dahi hakemlikten kimse kolay kolay vazgeçemiyor. Bütün herkes sizi tanıyor insanlar size saygı gösteriyor bu ortamı gören kimse kolay kolay bu işten vazgeçmiyor zaten günümüzde bakın hakemlikten sonra eski hakemler ya yorumcu oluyorlar ya da hakem yöneticisi olmak için çabalıyorlar. O yüzdende bu camia hep bir kavga ortamından bir türlü çıkamıyor. Ben bir daha dünyaya gelsem yine hakem olmak isterdim ama yaptığım hakemlikten daha iyi hakemlik yapardım diye düşünüyorum.