İşte gerçek tarih: Yenikapı’daki sekiz bin beş yüz yıllık tersane

yenikapıdaki tarihi gemi kalıntıları

Dünyanın ilk tersanelerinden biri… Çünkü yapımı sekiz bin beş yüz yılı öncesine dayanıyor.

Evet yanlış okumadınız… Yenikapı’da Marmara Ray projesi kazıları sırasında ortaya çıkan gerçek Türkiye için çok büyük önem taşıyor. Sebebi de o5rtaya çıkan kazıların sekiz bin beş yüz yıl öncesine dayanması…

Şimdi bizlere büyük işi düşüyor. En kısa zamanda bu kazıları tümüyle ortaya çıkartıp; sunumunu dış dünyaya bir an evvel yapmak.

Geçtiğimiz hafta sonu Ekonomi Gazetecileri Derneği’nin tertiplemiş olduğu geziye katılarak tarihten bir yaprağı görmenin fırsatını yakalamış bulunuyorum. Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ile beraber basın grubu olarak görme fırsatını yakaladığımız bu tarihi eser gerçek anlamda bizleri hayran bıraktı.
gemi kalafatından bir parça
Çünkü düşünebiliyor musunuz; tarih ile yüz yüzeyiz. Kazıların arasında seneler öncesine ait iskele kazıklarını görüp; onların arasında geçerek tarihi gemi kalıntılarına ulaştığımız zaman gerçekten hayretler içerisinde kaldık. Sekiz bin şeş yüz yıl önceki bir geminin kalafatı karşımızda duruyordu. Kalafatın ve diğer ortaya çıkarılan gemi parçalarının üzerleri seralar gibi kaplanmıştı. Sebebi de hava le temas ettikleri an un ufak hala gelmelerinden dolayıydı. İleriki zamanlarda müze olarak hizmete açılacak olan Yenikapı eski tersanesindeki gezimizde 10’ar kişilik gruplar halinde bu sera tipi yerlere girebildik. 10’ar kişilik gruplar halinde alınmamızın sebebi de: Tahta parçalarının insan nefeslerinden dolayı erimemeleri için…

İşin hassasiyetini düşüne biliyor musunuz!
yenikapı'daki eski tersane gezisi
İşte böyle dev bir kazı ve tarihin gerçek yüzü de ülkemize nasip oldu.

Turizme katkısını da düşüne biliyor musunuz! Şimdi tek temennimiz en kısa zamanda bu kazıların bitirilip; ülkemize döviz kazandırması…

İstanbul’un ana camii: SULTAN AHMET (Blue Mosque)

sultanahmet
İstanbul’un incisi Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında Sultan “I. Ahmet” tarafından “İstanbul” tarihî yarımadada , Mimar “Sedefkâr Mehmet Ağa” ‘ya yaptırılmıştır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de gene mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılar tarafından “Mavi Cami (Blue Mosque)” olarak adlandırılır. Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul’un ana camii konumuna ulaşmıştır. Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sübyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000′i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 260 pencereyle aydınlatılmıştır. Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye’nin altı minareli ilk camiidir.

TOBB’un gayretleriyle Almanya’da VİZE’ye ışık yakıyor!

almanya

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği  Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Alman Dışişleri Müsteşarı ile görüşerek, vizelerle ilgili  ”Sorunları çözme” sözü aldı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden yapılan yazılı açıklamada, Hisarcıklıoğlu’nun Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Dr. Wolf Ruthart Born ile Berlin’deki makamında görüştüğü bildirildi. Toplantıda Born’un, Hisarcıklıoğlu’na vize konusunda,  yardımcı olmak istedikleri mesajını ilettiğinin vurgulandığı açıklamada, bir sorun yaşandığında TOBB’un kendisiyle doğrudan temas etmesi halinde bizzat devreye gireceği ve çözülmesi için elinden geleni yapacağını söylediği ifade edildi.
Görüşmede, Born’un bu konuyla ilgili olarak, ”Vizeyi kaldıramayız ama işlerin kolaylaştırılması için her şeyi yapmaya hazırız, bu konuda bir sorununuz olursa beni hemen haberdar edin. Çözümlenmesi için elimden geleni yaparım” dediğinin altı çizildi.Hisarcıklıoğlu’nun, Türk-Alman İşbirliği Konseyi’nin de en kısa sürede yapılmasını istediği ifade edilen açıklamada, Müsteşar Born’un toplantının Almanya’da yapılmasının talimatını vereceğini söylediği belirtildi.  stanbul’da yerleşik Alman-Türk Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Franz Koller, Köln’de yerleşik Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Dr. Von Leoprehting, Yönetim Kurulu Üyesi Engin Koyuncu ile birlikte, Born’u ziyarete gittiği kaydedilen açıklamada, Hisarcıklıoğlu’nun görüşme sırasında Türk-Alman ticari ve ekonomik ilişkilerini de değerlendirdiği bildirildi. Açıklamada Hisarcıklıoğlu’nun, görüşmedeki konuşmasında iki odaya her zaman destek verdiklerini vurguladığı belirtilirken, ”Odalarımızı her iki ülke hükümetinin talebi doğrultusunda, 1994 yılında Alman Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği ile TOBB arasında imzalanan protokollere istinaden kurduk. Bu odalar, iki ülke ticari ve ekonomik ilişkileri düzenli yürüsün diye kuruldu. Biz de her zaman destek vermeye devam edeceğiz” dediği kaydedildi. Toplantıda Türk ve Alman iş dünyalarının üçüncü ülkelerde de işbirliği yapabileceğine vurgu yaptığı ifade edilen Hisarcıklıoğlu, Türkiye’ye üst düzey ziyaretler kapsamında gelen işadamlarıyla görüşmek istediğini dile getirdiği bildirildi. Hisarcıklıoğlu’nun ayrıca, bir yıl Türkiye’de bir yıl Almanya’da olacak şekilde düzenlenen ve 2 yıldır organize edilemeyen Türk-Alman İşbirliği Konseyi (TAİK) mekanizmasının da canlandırılması talebini Müsteşar Born’a ilettiği vurgulanırken, Müsteşar Born’un da, TAİK toplantısının en kısa sürede Almanya’da yapılması yönünde talimat verdiği ifade edildi.

Bir kolaylık da MEKSİKA vizesi için!

meksika

Rusya, Yunanistan,  Endonezya derken;  şimdi de Meksika! En az 6 aylık ABD vizesi bulunan Türk vatandaşlarının, Meksika için ayrıca vize almasına gerek olmayacak. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulundan (DEİK) yapılan yazılı açıklamaya göre, Başbakan Recep için çalışmalar yürüttü.Meksika Büyükelçiliği, en az 6 aylık “ABD” vizesi bulunan Türk vatandaşlarının Meksika için ayrıca bir vize almayacağını belirtti. DEİK Türk-Brezilya İş Konseyi Başkanı Aykut Eken, Brezilya’dan sonra Meksika’da da vize uygulamasına kolaylık getirilmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirirken, “Latin Amerika ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgedeki pazar payının büyütülmesi için yürütülen çalışmaların sonucu olarak gösterilen bu uygulama, iki ülke arasında atılan önemli bir adım” dedi.

Moçe Uygarlağı’nın Kalıntıları Bulundu…

moçe uygarlığı

Arkeologlar, Peru’nun kuzeyinde, içinde iskeletler bulunan, 60 metre uzunluğunda bir dehliz buldu. Kazının başkanı, dehlizin muhtemelen İnkalardan önce ve altıncı yüzyılda Moçe halkı tarafından inşa edilmiş olduğunu söyledi. Kazı heyetinin başkanı ayrıca, bu dehlizin Moçe seçkinlerini tasvir eden çok renkli duvar resimleri ile süslendiğini de kaydetti. Verilen bilgiye göre, ortaya çıkarılan alan, savaş esirlerinin törensel bir atmosfer içinde öldürülmesi için kullanılmış olabilir. Ortaya çıkan yeni bulgular, Moçe kültüründe insan kurban etme ritüelinin önemli bir yeri olduğunu ortaya koyuyor. İnkalar ile yarışıyor Ortaya çıkan yeni alan Huacabandera arkeolojik kazı alanında bulundu. Arkeologlar ortaya çıkan oturma alanları ve revakların, Moçe elitlerinin kenarlarda oturduğunu ortaya koyduğunu söylüyor. Son Moçe kralı, içlerinde ince işçilik ürünü sanat eserleri ile birlikte üç ayrı devasa mezar yapısı içine gömülmüş olarak bulunmuştu. İnka imparatorluğunun kalıntıları ile yarışır nitelikteki 20 yıl önceye ait bu keşfi diğerleri izlemişti. Moçe Uygarlığı Moçe (ya da Moçika), Peru’nun kuzeyinde MS. yaklaşık 100 ve 800 yılları arasında gelişen bir uygarlık. Moçeler, tarihteki ileri uygarlıklardan biri olarak kabul ediliyor. Moçe halkının sanatında insan kurban etme eylemi, genel olarak, savaşçılar arasındaki çarpışma ritüelinin bir sonucu olarak tasvir edilir.
Savaşçılar, bu çarpışmalarda esir toplar ve onları hamak benzeri bir ağ ile çıplak halde, akıbetlerine karar verilecek yer olan kendi merkezlerine taşırlardı.

Kariye Kilise Camii ve Müzesi

kariye
Kariye (Chora) Kilisesi, 6. yüzyıla kadar giden bir geçmişe sahiptir. Günümüze ulaşmış hali Osmanlı döneminde ve 20. yüzyılin ikinci yarısında geçirdiği onarımların sonucudur. Kilise, manastır kompleksinden geriye kalan tek kalıntıdır. Kurtarıcı “İsa Mesih” ’e adanmıştır. İlk önce manastır olarak 534 yılında Justinianus döneminde Aziz Theodius tarafından yapılmıstir. 11. yüzyılda 1. Aleksios’un kayınvalidesi Maria Doukaina tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 1204-1261 yıllarındaki Latin istilasinda harap olan manastır Theodoros Metokhites tarafından 14. yüzyılda onarılmıştır. Dış narteks ve parekklesion bu dönemde yapıya eklenmiştir. (Metokhites Parekklesion’u kendisi için inşa etmiştir ve mezarı da kilisenin girişinde mermer Bir taşla belirlenmiş olan yerdedir.)

Yapının önemi, İmparatorluğun, “Haliç” kıyısında, surlara yakın bir yerde konumlanmış olan “Blackhernai Sarayı”na taşınmasıyla artmıştır. “1296″ ’daki büyük depreme dayanan bina, “Fatih Sultan Mehmet” hr ’in İstanbul’u almasından çok sonra “1511″ yılında camiye dönüştürülmüştür. Mozaik ve freskler cami olduktan sonra bazen tahta kepenklerle, bazen de “Badana” ile örtülmüştür. “1948″ ‘den “1958″ ‘e kadar Amerikan Bizans Enstitüsü’nün yaptığı çalışmalar sonunda tüm mozaik ve freskler ortaya çıkarılmıştır. Yapı 1948’den bu yana da “Kariye Müzesi” olarak hizmet vermektedir. Dış köşesindeki minare ve içerde güneydoğu köşesindeki mihrap dışında hiçbir İslam unsuru taşımamaktadır. Türkiye’deki eski kiliseler arasında, içinde en fazla mozayiğe sahip olanıdır.

Mimari özellikleri

Kariye Kilisesi, tipik Bizans yapısıdır. Dışarıdan tuğla duvarlarıyla oldukça sade görünmekle birlikte içi en süslü kiliselerden biridir. Güney cephede uzanan dar uzun tek nefli bir sapel olan parekklesion bir bodrum uzerine yapılmıştır. Üstü kısmen kubbe, diğer kısımları tonozla örtülüdür. Tek apsisi vardır. Bütün batı cephesi boyunca uzanan dış narteks bugünkü cepheyi oluşturur. Yapının orta mekanını örten kubbe yüksek kasnaklıdır. Osmanlı döneminde onarım görmüştür ve ahşaptır. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmıştır. Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitmektedir. Orta apsis dıştan yarım kemerli bir “payanda” ile desteklenmiştir. Bu payanda, gotik mimarlıkta yaygın olarak kullanılan bir destek ögesidir. Haç tonozların, yük etkisiyle sütun, paye gibi taşıyıcı destekleri iterek yıkılmalarını önleme amaçlıdır. Yarım kemer biçimlidir, dıştan destek sağlar.

Esas ibadet mekanı işlevini gören naos, yapının merkezinde yer alır ve pandantifler ile geçilen bir kubbeyle örtülüdür. Naosun doğu uzantısı, sunak masasının yer aldığı bema ya da kutsal mekandır. Bema’nın iki yanında pastoforium yer alır. Şükran ayininin hazırlandığı kuzey şapel “prothesis”, giyinme odası olarak kullanılmış güney şapel “diakonikon” olarak adlandırılır. 14. yüzyıldan itibaren diakonikon özel şapel işlevi görmüştür.

İki katlı kuzey ek bölüm naosa birleşir. Geçiş niteliğindeki alt katı giyinme odası olarak kullanılmış olabilir. Manastır kütüphanesini barındıran ve naosa bir pencere ile açılan üst katı büyük olasılıkla kurucunun çalışma mekanıdır.

Batıda, mozaiklerle süslü iki geniş narteks yer almaktadır. Özgün planında güneybatı köşesinde bir çan kulesinin yer aldığı dış narteks, kapının bulunduğu revaklı cephesi ile dışa açılır. Nartekslerde mozaikler, mermer kaplamalar ve kabartmalar görünmektedir. Ek şapel konumundaki parekklesion mezar şapeli işlevini görmüştür. Buradaki fresklerin hemen hemen tümü korunmuştur. Parekklesionla naos arasında, tamamlanmamış depo ve muhtemelen keşiş odası olarak kullanılan özel bölümü bağlayan geçit bulunmaktadır. Özel bölüm naosa bir pencere ile açılmaktadır.
kariye müsezi
Mozaikler

Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine ait (14. yy.) en güzel örneklerdir. Önceki Dönemin yeknesak fonu burada görülmez. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama bu üslubun özellikleridir. İtalyan rönesansina paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise “Meryem” ‘in hayatı ile ilgili sahneler yer alır. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ederler. Kronolojik sıraya göre iç nartekste mevcut ilk mozaik, çocuğu olmayan üzgün Joachim’in (Meryem’in babası) dağdaki halini betimler, son mozaik ise Yusuf ve Meryem’in ayrılışını betimler. Kronolojik sıraya göre, dış narteksteki ilk mozaik ise Yusuf’un düşünü betimleyen mozaiktir.Dış narteksten iç nartekse geçilen kapının üzerinde bir “Pantokrator İsa” vardır. (Bu betim birçok ortodoks kilisesinde kullanılan İsa’nin yüceliğini ifade eden, kalıp pozlardan biridir. Sakallı olarak tasvir edilen İsa, sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde yeni ahit’i tutmaktadir.) Sol tarafta İsa’nın doğumu, vali Quirinus’un önünde nüfus sayımı, meleğin Yusuf’a görünüp Meryem’i alıp gitmesini öğütlemesi, ekmeğin çoğaltılması, suyun şaraba dönüştürülmesi; sağ tarafta ise haberci krallarin İsa’nın doğumunu haber vermesi, felçlilerin iyileştirilmesi ve çocukların katli gibi sahneler vardır. İç mekandaki mozaikler “Bakire Meryem”in hayatından kesitler sunar ve İsa’nın mucizelerini gösterir. Gerek duvarlarda, gerekse tavandaki mozaik betimlemeler günümüze çok az hasarla ulaşmıştır. Mozaiklerin yanı sıra renkli ve desenli mermer süslemeler de vardır.

İç nartekse geçildiğinde en güzel ve eneski mozaik “deisis”tir.Bu mozayikte İsa’nın sağ ve sol gözleri birbirinden farklı olarak tasvir edilmiştir, “Ayasofya” ‘daki deisis mozayiğinde olduğu gibi. Mozayikte, ortada İsa, solunda Meryem, Meryem’in altında İsaakios, Kommenos ve İsa’nin sağında bir rahibe görülür. Bu kadın VIII. Mikhael Palaiologos’un kızıdır. Moğol Prensi Abaka Han ile evlendirilmiş ve kocasının ölümünün ardından İstanbul’a dönerek rahibe olmuştur. Bu bölümde kubbede İsa ve dilimler içinde İsa’nın ataları gösterilmiştir. Ana nefe giriş kapısı üzerinde ortada İsa, sol tarafta kiliseyi onaran ve mozaiklerle süsleyen Theodoros Metokhites kilisenin maketini sunar şekilde gösterilmiştir.

Meryem’in “İncil” ‘de yer almayan hayat hikâyesi ise apokriflere dayalı konulardan alınmıştır. İç nartekste Meryem’in doğumu, ilk adımları, “Cebrail” ‘in Meryem’e bir çocuğu olacağını haber vermesi, tapınağa örtülecek örtü için yün alınmasi gibi sahneler yer almaktadır. Kilisenin ana nefinde abside bakan duvarda Meryem’in ölümünü betimleyen mozayik, yan duvarlarda ise çocuk İsa’yı taşıyan Meryem ve bir aziz mozaiği yer alır. Parekklesion’un tümü freskolarla süslüdür. Apsiste görülen “Cehenneme İniş”, yani “diriliş” (anastasis) sahnesi çok az hasarla günümüze ulaşmış gerçek bir sanat eseridir. Onun üst kısmında yer alan “son duruşma” sahnesi burada tüm olarak gösterilmiştir. Tavanın tepe kısmında evren bir salyongozu andırırcasına, spiral biçimde tasvir edilmiştir.Parekklesionun sağ ve sol duvarlarında görülen nişlerin mezar olduğu bilinir. Parekklesion kubbesinin ortasında Meryem ve Çocuk İsa, dilimlerinde ise 12 melek tasviri görünmektedir.

Endonezya ile vizeler kalktı

endonezya
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Endonezya Cumhurbaşkanı Susılo Bambangu Yudhoyono ile bugün yaptıkları görüşmelerde, tamamen vizelerin kaldırılmasıyla ilgili çalışma başlatma konusunda mutabakata vardıklarını bildirdi. Cumhurbaşkanı Gül, Endonezya Cumhurbaşkanı Yudhoyono ile Çankaya Köşkünde ortak basın toplantısı düzenledi. Gül, Endonezya Cumhurbaşkanı Yudhoyono’nun ziyaretinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Türkiye ile Endonezya’nın uluslararası ilişkilerde yakın bir çalışma içinde bulunduklarını söyledi.
Bu ziyaretin ilişkilerin daha yakın olmasını sağlayacağını dile getiren Cumhurbaşkanı Gül, şöyle konuştu: “Bu ilişkilerimizin turizm ve diğer her şeye yansımasını çok arzu ediyoruz. Zaten iki ülke vatandaşlarına sınırda vize verilmesi kabul edilmiştir. Bugün yaptığımız görüşmelerde, tamamen vizelerin kaldırılmasıyla ilgili çalışmaları da başlatma konusunda yine bir mutabakata vardık. Bütün bunlar mesafe uzak olsa bile işbirliği imkanının çok büyük olduğunu göstermektedir. Bu ziyaretin çok başarılı geçmesi ve Türkiye ile Endonezya arasında her bakımdan ilişkilerin daha da iyi noktaya taşınmasını temenni ediyorum.”

Isparta Yalvaç Pisidia Antik Kenti

yalvaç tapınağı

Antiokheia’nın Isparta İli’ne bağlı Yalvaç İlçesi’nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağları’nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia kentidir.

Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas’ın idaresi altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25′de öldürülmesiyle, bölgenin bütün şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.

Antiokheia, M.Ö. 25′te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak ikiyüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.

Latince’nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır. Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtince’nin yerini Grekçe almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtince’nin, Grekçe’yle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.

I.A. Richmond ve R.G. Collingwood’un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia’nın geniş sınırları içerisinde 30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.

Antiokheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent Bizans Devrinde de önemini korumuştur.

Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir. Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde “colonia” yazısı yer almaktadır. Claudius II’ye kadar sikke basımı devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3. yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.

İ.S. 713′de Araplar’ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç’a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.

Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236 m. yükseklikte; Sultan Dağları’nın bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi’ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.

Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler, başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.

Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia’da ızgara şehir planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.

Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.

Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise, nymphaeumun önünde bulunmaktadır.

Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu’nun en eski kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Antiokheia’da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.

Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise kısmen ayakta durmaktadır.

Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır. Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.

Sur Duvarları
Antiokheia hakim bir tepe üzerine kurulmuş ve tamamen oval bir surla çevrilmiştir. Bugün kısmen ayakta olan ve temel kalıntıları görülen surların uzunluğu 2920 m.dir. İzlenemeyen kısımları ile birlikte surun tamamı yaklaşık 3000 m. yi bulmaktadır. Surların çevirdiği alan ise, 47 hektardır.

Kent surlarına dikkat edildiğinde, arazi eğiminin çok olduğu yerlerde; sur kalınlığının ortalama 1.50 m., diğer yerlerde ise 4.75-5.50 m. ye ulaştığı görülmektedir.

Hellenistik Devirde inşa edilen ilk surların, Roma ve Bizans çağlarında genişletildiği açık bir şekilde günümüze dek ulaşan kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Batı Kapısı
Kentin en görkemli kapısı şehrin batısında yer almakta idi. İki kenar ve iki orta pylonlu olmak üzere üç açıklıklı geçit şeklindedir. Tonozları taşıyan ayakların gövde ölçüleri 3.20×2.36 m. olup; ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, sade ve düz yapılmıştır. Açıklıkları 4 m. olan ayakların her iki yanında bitkisel motiflerle süslü plasterlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. Ön cephenin odak noktasını, merkezde yer alan kemerin iki yanındaki üçgen boşluklarda (spandrel) ve plasterler üzerinde karşılıklı diz çökmüş flama ve standard taşıyan iki part kabartması teşkil etmekteydi. Ayrıca plasterler üzerinde girland taşıyan Nike’ler de bulunmakta idi.

Batı kapısının, kent dışına bakan kademeli arşitravının genişçe yüzünde bronzdan kabartma harflerle “Gaius Lulius Asper Con. 212″ yazıtı yer almaktadır. Arşitrav üzerinde bulunan frizde, Hippokampos, Triton, Amazon kalkanı (her iki ucu kartal başı şeklinde) zırh ve çeşitli silah kabartmaları bulunmaktadır.

Bunun üzerindeki ikinci friz ise, bitkisel motiflerle süslenmiştir. Anıtsal kapı gerek yapı formu, gerekse üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre İ.S. 212 yılında yapılmış olmalıdır.

Güney Kapısı
Kentin güneyinde Anthios Vadisi’ne çıkış için en müsait yerde inşa edilmiştir. Tek girişli olduğu anlaşılan kapının, günümüze çok az mimarî kalıntıları ulaşmıştır.

Kuzey Kapısı
Şehir surunun kuzeybatı köşesinden yaklaşık 70 m. uzaklıkta ve kuzey yöne bakmaktadır. Tek geçitli olan kapının sadece temel kalıntıları yerinde görülebilmektedir. Kent surları ile birlikte inşa edildiğini tahmin ettiğimiz kapı da herhangi bir bezeme unsuruna rastlanmamıştır. Bunların dışında daha küçük boyutlarda giriş için kullanılan tali kapıların olduğu muhakkaktır.

Augustus Tapınağı
Tapınak kentin en yüksek yerindeki kutsal alan içerisinde ve İmparator Augustus’un ölümünden sonra inşa edilmiştir.

Yapının temeli doğal kayanın kesilmesi ile oluşturulmuştur. 2.50 m. yüksekliğindeki bir podium üzerinde yer alan tapınağa, batı cephesinden 12 basamaklı bir merdivenle çıkılmakta idi. Tapınak podiumunu teşkil eden doğal kayanın iç kısmı oyulmak sureti ile meydana getirilen mahzen 5.65×7.90 m. ve 2 m. derinlikte olup, muhtemelen adak eşyalarının muhafaza edildiği bir yerdi.

Tapınağın arkasında, yarı daire şeklinde doğal kayaya oyularak meydana getirilmiş; iki katlı bir galeri bulunmakta idi. Alt katta Dor, üst katta ise İon düzeninde sütunlar kullanılmıştır.

Tapınak önünde, 63×85 m. boyutlarında imparatorun adı ile anılan bir alan bulunmaktadır. Alanın kuzey ve güney taraflarında yer alan yaklaşık 5 m. genişliğindeki sütunlu galerilerin ise bugün kısmen temel izleri seçilebilmektedir.

Yapının tarihlemesine gelince, gerek yazıtlardan gerekse bezeme işçiliğinden elde edilen bulgular, yapım faaliyetlerinin Tiberius Devrinden, Claudius Devrine dek uzanan bir zaman içerisinde devam ettiğini göstermektedir.

Propylon
Augustus alanı ile Tiberius alanının kesiştiği yerde inşa edilmiştir. Üç tonozlu ve zafer takı biçiminde yapılmış olan propylon İmparator Augustus onuruna dikilmiş ve onun deniz ve karada kazandığı zaferlerini sembolize eden heykel ve kabartmalarla süslenmişti.

Anıtsal giriş kapısına, Tiberius alanından 12 basamaklı bir merdivenle çıkılmakta idi. Geçit tonozları iki kenar ve iki orta olmak üzere; dört ayak üzerine oturmaktadır. İki yandaki ayakların ölçüleri, 2.25×3 m. ve ortadaki ayaklar ise 2.50×3 m. dir.

Ayakların taban açıklıkları iki yanda 3.50 m. olduğu halde, orta kısımda 4.50 m. yi bulmaktadır. Ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, tonoz ayaklarının önünde ise Korinth başlıklı dört sütun durmakta ve bunların üzerinde de arşitrav ve friz yer almakta idi.

Ortada yer alan kemerin, iki yanındaki üçgen boşluklarda plasterler üzerinde diz çökmüş ve kolları arkadan bağlanmış biri giyimli, diğeri çıplak iki Pisidialı esir; yüksek kabartma olarak işlenmiştir. Kabartmaların önündeki boşluk ise, bir meşale ve çelenkle doldurulmuştur. Yanlardaki kemer boşluklarında ise girland taşıyan kanatlı Eros ve Nike kabartmaları yer almaktadır.

Kademeli olarak yapılan arşitravın merkezi kısmı üzerinde, bronzdan kabartma harflerle (IMP CAES AVGVSTO PONTIFEX MAX TRIBUNICA POTESTATE XII CON…) yazıtının bulunduğu anlaşılmaktadır. Arşitrav ve ayaklar üzerinde kesintisiz devam eden frizin, her bir kemer altı yolunun merkezi üzerinde iki tritonlu bir grup yer almaktadır. Ayrıca savaş gemileri, kalkanlar, çeşitli hayvan kabartmaları ile süslü sütun başlıkları üzerinde yer alan plasterlerde Poseidon ve Demeter gibi tanrı tasvirleri de yer almaktadır.

Çeşitli silme ve kabartmalar ihtiva eden saçak takımı üstündeki kaide üzerinde giyimli dev erkek ve kadın heykellerinin durmakta olduğu tahmin edilmektedir. Bugün bu heykeller teşhir edilmektedir.

Augustus’un ölümünden önce yazdığı vasiyeti “Res Gestae Divi Augusti”, onun yaşam boyunca yaptığı işlerin özetini vermektedir. Bu metnin Latince bir kopyası da bu yapıda yer almakta idi. Kazılar sırasında birçok kitabe parçası ele geçirilmiştir.

Anıtsal giriş kapısını, stilistik açıdan İ.S. I. yüzyılın ortalarına tarihlememiz akla en yakındır. Çünkü arşitrav üzerindeki yazıt da bu fikrimizi teyid etmektedir.

Tiberius Alanı
Sütunlu caddenin hemen doğu bitiminde yer alan Tiberius alanını doğuda propylonun anıtsal merdivenleri; kuzey ve güneyde ise sütunlu galeriler çevreliyordu.

Bugün temel kalıntılarını gördüğümüz bu yerin ana girişi batı yönünde bulunmakta ve sütunlu caddeye açılmakta idi.

Kentin sosyal yaşamının geçtiği bu alanda İ.S. 16′da askerlerin bir grevine de sahne olmuştur. Hayat şartlarının iyileştirilmesini isteyen Romalı askerler, su kemerlerinin bir bölümünü tahrip etmişler ve isteklerini elde ettikten sonra, su yolunu bizzat onarmışlardır.

Sütunlu Cadde
Antiokheia’da şehrin bel kemiğini teşkil eden sütunlu cadde, iki ana caddenin kesiştiği kavşaktan 75 m. kuzeyde ve ikinci ana caddenin doğusundan başlayarak Tiberius alanına kadar uzanmaktadır.

Kaldırımlı olan ana cadde, hemen hemen 11 m. genişlikte olup; uzunluğu ise 69 m. dir. Caddenin sağında ve solunda, güneyde 5.50 m., kuzeyde ise 5.60 m. derinlikte portikler; onların gerisinde de 5 m. derinlikte dükkanların yer aldığı temel kalıntılarından tespit edilmiştir.

Sütunlu cadde üzerinde yer yer heykel kaidelerinin bulunması, Antik Çağda caddenin heykellerle süslü olduğunu göstermektedir. Ayrıca cadde ortasından geçen ve atık sularının boşaltıldığı kanaldan başka, her iki tarafta bulunan dükkanların altından kaynak suları nakleden taş ve toprak künkten yapılmış su yolları dikkat çekmektedir.

Stilistik ve yapısal özellikleri sütunlu caddenin, imparatorluğun kalkınma dönemlerine, büyük bir olasılıkla İ.S. I. yüzyılın ortalarına ait olduğu kanısını uyandırmaktadır.

Yrd.Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, yaptığı açıklamada, bir uzman, bir kazı temsilcisi ve yaklaşık 25 arkeoloji öğrencisinin bulunduğu kazı heyetinin, bir bakanlık temsilcisinin gözetiminde kazı çalışmalarına başladığını bildirdi.
Yaklaşık bir ay sürecek çalışmaların dört ana başlıkta yürütüleceğini ifade eden Özhanlı, çalışmaların ilk bölümünün, yıkılan tiyatro alanının ayağa kaldırılması, ikinci bölümünün Cardo Maximus (Kuzey-Güney) Caddesi’nin gün yüzüne çıkarılması, üçüncü bölümünün Yalvaç Müzesi’nde daha önceki kazılarda ortaya çıkarılan, ancak envantere kaydedilmeyen eserlerin bakımı, çizimi, fotoğraflanması ve sonunda envantere kaydedilmesi, son bölümün ise antik kentten sökülerek götürülen ve konutlarda kullanılan parçaların fotoğraflanarak envanter çalışmasının yapılmasından oluşacağını söyledi.
Özhanlı, kazının resmi açılış töreninin, 30 Temmuzda Isparta Valisi Şemsettin Uzun ve SDÜ Rektörü Prof.Dr. Metin Lütfi Baydar’ın katılacağı bir törenle yapılacağını belirtti.

KAZININ ÖNEMİ
Uzmanlardan alınan bilgiye göre, Hristiyanlığın önemli hac merkezlerinden biri olan Pisidia Antiokheia, St.Paulus’un Hristiyanlığın ilk vaazını verdiği yer olarak önem verilen alanlardan biri. 2008 Haziran ve 2009 Haziran arasının dünyada St.Paulus yılı ilan edilmesiyle, bu alanda yapılacak çalışmalarla ulaşılacak yeni bulguların uluslararası anlamda da ses getirmesi bekleniyor.
Yine uzmanların verdiği bilgiye göre, tüm antik kent alanının yalnızca yüzde 6-7′si gün yüzüne çıkarılmış durumda. Bu durumda, yıllarca sürecek bir kazı çalışması ile kentin gün ışığına çıkarılmasına ihtiyaç duyuluyor.
Bu çerçevede, kazının Süleyman Demirel Üniversitesine verilmesiyle, bu alanın gün ışığına çıkarılması için önemli bir adım atılmış oldu.

TURİST SAYISI ARTIYOR
Öte yandan, Yalvaç’ta yeterli konaklama ve ağırlama tesisleri olmamasına karşın, antik kentin cazibesi çok sayıda turisti çekmeye devam ediyor. Antik kenti her gün en az 100 kişilik turist kafilesi ziyaret ediyor. Ziyaretçi grupların başında da Güney Koreli turistler bulunuyor.

Apollon Tapınağı’nda neler oldu?

apollon tapınağı

Tarihi milattan önce 4. yüzyıla kadar uzanan tarihi Apollon tapınağına ulaşımı sağlayan yol, geçen hafta İl Trafik Komisyonunca araç trafiğinin tarihi esere zarar verdiği gerekçesiyle kapatıldı. Vatandaşların tepkisine yol açan bu uygulamanın ardından Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulunca tarihi alanın girişinde yıkım ve düzenleme çalışması yapılmaya başlanması üzerine ise belediye çalışmayı durdurarak alanı ziyaretlere kapattı.
İş araçlarıyla yapılan yıkım ve düzenleme çalışmalarını yerinde gören Didim Belediye Başkanı Mümin Kamacı, bir hafta önce Apollon Tapınağı önünden geçen yolun trafiğe kapatılması gerekçesinin buradan geçen araçların tapınağa zarar vermesi olduğunu bildirdi.
Yolun İl Trafik Komisyonu tarafından trafiğe kapatıldığını anımsatan Kamacı, “Ancak bugün görüyoruz ki kepçe, kamyon burada çalışarak var olan bir gişeyi yıkıyor ve duyduğumuza göre buraya yeni bir iş yeri yapılacakmış. Burada hem yol kapatılarak buradaki iş yerlerinde satış yapan vatandaşın işine engel olunuyor hem de buradaki var olan tapınağın gişesini yıkarak bu alana yeni bir işletme açılmaya kalkışılıyor” dedi.

“KURUL İSTEDİĞİNİ YAPIYOR”

Bu alanın birinci derecede sit alanı olduğunu ifade eden Kamacı, “Burada oturan vatandaş evine çatı yaptırmaya kalksa Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyor. Ancak kurul istediğini yapıyor. Ben Didim’de yaşayan bir vatandaş olarak bundan çok rahatsızım. Burada yaşayan insanlar bugünden itibaren imza toplayacak ve mahkemeye dava açacak” diye konuştu. Başkan Kamacı, şöyle devam etti. “Burada hem yapılaşma yasak deniliyor hem var olan bir yapı yıkılıyor. Buradan geçen yol, araçlar tapınak duvarlarına zarar veriyor gerekçesiyle trafiğe kapatıldı. Ancak kepçeyle duvarlar yıkılıyor. Bunu anlamak mümkün değil. Buradaki yıkım için belediyeden herhangi bir izin alınmadı. Yıkım çalışması için belediyeden izin alınması ve yapılacak olan yapı içinde ruhsat alınması lazım. Ama belediyemizden hiçbir şekilde izin alınmadı. Burada kaçak bir yapı ve yıkım söz konusu.”
Bu arada yıkım yerine gelen zabıta ekipleri Apollon Tapınağı giriş kapısını mühürleyerek ziyarete kapattı. Hisar Mahallesi Apollon Tapınağı önünden geçen yol geçtiğimiz hafta Aydın İl Trafik Komisyonu kararınca trafiğe kapatılmıştı. Eskiköy esnafı da yolun kapatılmasıyla işlerinin durma noktasıgeldiğini belirterek Kaymakamlık ve Belediyeyi ziyaret etmiş ve mağduriyetlerini dile getirmişti.

TEKRAR AÇILDI

Aydın’ın Didim ilçesindeki tarihi Apollon Tapınağı’nda yapılan yıkım çalışmalarının durdurulmasının ardından ziyaretçi girişlerinin yeniden başladığı bildirildi. Kamacı, özel bir firmanın yaptığı yıkım çalışmasının belediyeden izin alınmadan yapıldığını ve tapınağa zarar verdiği vurgulayarak, şöyle konuştu: “Belediye zabıtaları tarafından inşaat çalışmalarının yapıldığı alan mühürlendi. Şu an yıkım da durduruldu. Tapınağa gelen turistler gezilerini sürdürüyor. Burası birinci derecede sit alanı. Sonradan öğrendiğimize göre, bu alana küçük bir gişe ve alışveriş merkezi yapılacakmış. Ancak her yörenin kendine göre konumu var. Biz buna karşıyız.”

Yunanistan’a da VİZESİZ gidebileceğiz…

yunanistan
Bir müjde de Yunanistan’dan geldi… Evet yıllardan beri husumet içinde olduğumuz ülke Yunanistan ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın müteşebbisliği neticesinde Vizesiz geçiş uygulaması da imzalanmış oldu. Bilindiği gibi geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in gelişi ile imzalanan protokol neticesinde Rusya’ya da 30 günlük seyahatlerde Vizesiz yaşam müjdesi verilmişti… Başbakan Erdoğan’ın Yunanistan çıkarmasıyla attığı 22 tarihi imza yeşil pasaporta vize uygulaması dışında hayatımızı direk etkileyecek başka bir imkan daha sağlıyor.Türkiye’deki ünlülerin ve cemiyet hayatının tatil gözdesi Yunan Adaları, Mykonos, Kos, Samos, Naxos, Paros, Rodos ve Santorini’de vizesiz kısa tatil yapabileceğiz artık.

Turizmin yeni ekolü: TARAFTAR TURİZMİ

2010 fiba

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye’de gerçekleştirilecektir. Şampiyonayı Uluslararası Basketbol Federasyonu-FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize edecektir.

1986′dan beri üçüncü defa oynanacak olan Şampiyonanın ilk tur eleme maçları dört ilde yapılacak. 24 ülkenin katılacağı turnuvanın grup karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri‘de gerçekleşecektir. Sonraki maçlar ise İstanbul’da oynanacaktır.

1000’e yakın FIBA yöneticisi, hakemi, gözlemcisi ve görevlisi, 2000 e yakın yabancı sporcu ve yöneticisi, 1000’e yakın yabancı gazeteci ve yabancı basketbol seyircisi olmak üzere 90–100.000 arası yabancı Basketbol turistinin beklendiği şampiyona için son hazırlıklar tamamlanıyor. Turnuva kapsamında 100′den fazla maç yapılacak. Spor salonlarının kapasitesine göre basılan biletlerin yüzde 80′e yakını satıldı.

Dünya Basketbol Şampiyonası, turizm sektörünü de hareketlendirdi. 28 Ağustos-12 Eylül 2010 arasındaki şampiyonaya ev sahipliği yapacak olan İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri’deki otellerin büyük bölümü şimdiden doldu. Otel fiyatları ise erken rezervasyonlara rağmen bu dönemde yüzde 20 daha pahalı.

Maskotu “Van kedisi” seçilen FIBA 2010 Dünya Erkekler Basketbol Şampiyonası’nı, yaklaşık 200 bin kişinin seyredeceği tahmin ediliyor. Bunların yarısının yabancı olması bekleniyor. Sadece İstanbulda ki otellere 40 bin yabancı basketbol seyircisi şimdiden rezervasyon yaptırdı. Son dakika rezervasyonlarıyla birlikte bu sayının 50 binin üzerine çıkması bekleniyor. Kayseri’deki otellerde ise ağustos başından itibaren yer bulunmuyor. Tur şirketleri, Kayseri’ye maç seyretmeye gelen taraftarları Kapadokya’da ağırlıyor. Şampiyonayla İzmir Enternasyonal Fuarı aynı döneme denk geldiği için İzmir’de de yer yok. Küçük ve Butik oteller bile dolmuş durumda. Tur operatörleri, müşterilerini Çeşme ve Kuşadası’ndaki otellere yönlendiriyor.

Basketbol taraftarı turistler, Futbol taraftarı turistlere göre daha fazla harcama yapıyor

30 senedir yurtdışından çeşitli spor karşılaşmaları için yabancı taraftar getiren ve yurtdışına Türk taraftar götüren  turizmci olarak gözlemlerim; Basketbol taraftarı yabancı turistler, Futbol taraftarı turistlere göre daha fazla harcama yapıyor.
Diğer spor dallarının taraftarları arasında bir kıyaslama yapılırsa; 3 gecelik konaklama yapan futbol taraftarı turist kendi ülkesinde ödediği tur ücreti haricinde Türkiye’de ortalama 200 Euro şahsi harcama yaparken, basketbol ve voleybol seyircisi 400, tenis, atletizm seyircisi 800, Formula 1 seyircisi ise 3 günde ortalama 2 bin Euro para harcıyor.

Yerli taraftarlar turistlerine göz atarsak;
Bizde ise durum tam tersi. Türkiye’de takımlarını yurtdışında takip eden taraftarlar arasında en çok harcama yapanlar ise yine Futbol maçı taraftarları. Futbol maçlarının yanı sıra az da olsa Basketbol ve Voleybol taraftarları da takımlarını yurtdışında takip ediyor. Ancak yurtdışı harcamaları Türk Futbol seyircisinden çok daha az.

Seyahat acenteleri ile maç turlarına gidenlerin sayısı, takımların maçlardaki performanslarına göre değişim gösteriyor; Örneğin, Avrupa kupalarında elemeli turların ilkinde ortalama 600 taraftar takımlarını yurtdışında takip ederken, her atlanan turla birlikte bu sayı katlanarak artmaktadır. Galatasaray’ın Arsenal ile Danimarka Kopenhag’da UEFA kupasında oynadığı final maçına Türkiye’den yaklaşık 20.000 Türk taraftar eşlik etmişti.

Şampiyonlar liginde ise ilk turlar taraftarlar arasında pek rağbet görmemekle beraber 2.tura çıkan takım yoğun ilgi görmeye başlıyor. Milli takımın maçlarına ise genelde sponsor firmaların davetlisi olan ve tüm masrafları sponsorlar tarafından ödenen taraftarlar gidiyor. Örneğin Avrupa Şampiyonası grup maçlarında 2000 civarında taraftar sponsor şirketler kanalı ile İsviçre’ye gitmişti. Eğer Türk Milli takımı finallere kalsaydı bu rakam iki katına çıkacaktı.

Yurtdışı maçlar için gidilen deplasman, turistik nitelikte bir ülke ise yurtdışına çıkan taraftar sayısı da artmaktadır. Tabi gidilen ülkenin özelliklerine göre de taraftarların profili değişiklik göstermektedir.  Ör. İzlanda’da yapılan bir maça gidecek taraftar zor bulunurken, Rusya, Belarus, Ukrayna, Moldova takımları ile eşleşilen maçlarda takımlarını desteklemek isteyen ve %99’u erkek olan taraftarlar maçlara yoğun ilgi göstermektedirler. İtalyan veya Fransız takımları ile eşleşildiğinde ise taraftarların % 30 ila 40’ı kadın taraftarlardan oluşmaktadır.

Türkiye’den yurtdışına Basketbol, Voleybol maçları için düzenlenen taraftar turları, ağırlıklı olarak sponsor firmalar tarafından organize edilmektedir.  Bunların dışındaki diğer spor dalları taraftarları ise takımlarının yurtdışındaki maçlarını henüz kayda değer bir yoğunlukta izlememektedir.

Manisa Sard Sinagogu

manisa sard sinagogu

Manisa Sardes (Sard) antik kentinde Roma dönemi anıtsal yapılarından Gymnasium, Anadolu’daki benzerleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır.

Sardeis Gymnasium’unun yapımına MS.II.yüzyılda Severius Simplicinius’un emri ile başlanmış, iki yüz yılı aşkın çalışmadan sonra M.S.IV.yüzyılda tamamlanmıştır. Yapının bulunduğu yerde Geç Helenistik dönemde yapılmış bazı yapılar, Roma döneminde de bir nekropol bulunuyordu. M.S.17’de büyük bir deprem tüm bu yapıları yıkmıştır.

Gymnasium üç ayrı bölümden oluşmuştur. İlk bölümde; üstü örtülü olan bölüm, 8×12 ölçülerindeki hamam, ikici bölümde; hamam kısmına açılan, törenlerin yapıldığı mermer avlu. Ayrıca bu avlu 15×33 boyutlarındaki iki katlı sütun sıraları ile görkemli hale getirilmiş, büyük bir portal de bunu tamamlamıştır. Üçüncü bölüm ise; Doğudaki 80 m2’lik bir alanı kapsayan Palaestra (antrenman alanı) ile kuzey ve güney duvarına bitişik, birbirlerine simetrik iki holden oluşmaktadır. Özellikle buradaki sütunlar Erken Bizans üslubu başlıkları ile dikkat çekmektedir. Sardeis’de 1962’de yapılan çalışmalarda Palestranın güneyinde, mermerli caddenin kuzeyinde MS.III.yüzyıla ait bir sinagog daha çıkarılmıştır.

Sinagogun ilk defa MS.17 depreminde yıkılan Gymnasion’un bir bölümü olarak sonradan yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kare planlı palestranın batısındaki kemerli uzun koridordan sinagog da yararlanmıştır. Burada ele geçen İbranice bir yazıttan İmparator Licinius Valerianus’un ismi geçmektedir. Arkeoloji kazılarında ele geçen yazıttan, döşeme ve mimari parçaları da yapının MS.IV.yüzyılda Yahudiler tarafından kullanılmış olduğunu göstermektedir.

Goncalı Kilisesi (Laodikya Kilisesi)

laodikya
Denizli’nin 6 km kuzeyinde bulunan Laodikya antik kenti, bugünkü Eskihisar ile Goncalı Köyleri arasındaki tepeler üzerinde kurulmuştur. Adını bölgeye egemen olan Selekoslar Kralı II. Antiochos’un (M.Ö. 250) karısı Laodike’ye izafeten almaktadır. Daha önceleri Rhoas veya Dios adları ile anılırdı.

Kentin bugün yüzeyde görülen başlıca kalıntıları arasında; iki tiyatrosu, stadyumu, bazilikası, nymphaeumu, tapınağı, sütunlu caddesi Roma döneminde inşa edilmiş anıtsal yapılarıdır.

Laodikya’nın en yüksek refah düzeyine ulaştığı zamanlar Roma ve erken Hıristiyanlık dönemi ve geç Bizans çağına rastlamaktadır. Hierapolis yakınlarındaki bir kaynaktan gelen şehirdeki sıcak suyun tedavi edici özellikleri sebebiyle, şehir aynı zamanda bir tedavi merkezi olarak da gelişmiştir.

İncil’den ve diğer belgelerden anlaşıldığına göre, şehrin vatandaşları yeni dine karşı çok kayıtsız bir tavır almışlardır. İlk misyonerler, bu tavrın servetlerinden kaynaklandığına ve onları paylaşmaktan alıkoyduğuna inanmışlardı. Laodikya M.S. IV. yy.da Ecumenikal Konseyi’nin toplandığı önemli bir piskoposluk merkeziydi. Buna ek olarak, İncil’in son Babı’nın Vahiy bölümünde zikredilen yedi kiliseden biri olarak adı geçmektedir.

Latince “Halkın Sesi” anlamına gelmektedir.

Efes Antik Kenti’nden sonra Anadolu’daki en büyük yerleşim yeri olarak bilinen Denizli yakınındaki Laodikya Antik Kenti’nde Kuzey Tiyatrosu’ndaki kazılarda, M.S. 2. yüzyılın önde gelen aileleri, esnaf loncaları ve üretim birlikleri üyelerine rezerve edilmiş oturma basamakları bulundu.

Laodikya Kazı Heyeti Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Celal Şimşek, 2009 yılı kazı çalışmalarının sürdüğünü söyledi.

Bu seneki kazı ve temizleme çalışmaları sırasında, Kuzey Tiyatrosu’nda ilginç bir konuyu gün yüzüne çıkardıklarını belirten Prof. Dr. Şimşek, diğer tiyatrolarda olmayan biçimde dönemin önde gelen aileleri, esnaf loncaları ve üretim birlikleri üyelerine rezerve edilmiş basamaklar bulduklarını belirtti.

Tüm basamaklarda oturma sırasına göre yazıların bulunduğunu dile getiren Şimşek, ”Bu yazıların çevirisini yaptığımızda, rezerve yapılmış oturma alanları olduğunu saptadık. Bu yönü ile dünyada ender bir tiyatro olarak karşımıza çıkıyor. Bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

Prof. Dr. Şimşek, basamaklarda Laodikya’nın o dönemde de bir tekstil kenti olduğuna ilişkin bir kanıta rastladıklarını, bugünkü şartlarda bir holding büyüklüğündeki Yün Boyacıları Birliği üyelerine de rezerve yapılmış koltukların saptandığını dile getirdi.

Birliğin, Laodikya ve Hierapolis’te bazı yapıların ayağa kaldırılması ve inşaatını finanse ettiğini belirlediklerini anlatan Prof. Dr. Şimşek, basamaklardaki diğer yazıların da kendileri için önemli bir veri olduğunu dile getirdi.

Prof. Dr. Şimşek, antik kent içinde iki ayrı tiyatronun bulunduğunu, bunlardan M.S. 2. yüzyılda yapılan kuzey tiyatrosunun, Anadolu’nun en büyük antik tiyatroları arasında yer aldığını ve tamamen mermerden yapıldığını ifade etti.

Beslenme alışkanlıkları

Laodikya kentinin nekropol alanındaki kazı çalışmalarında da mezar tipleri, ölü gömme adetleri, inançlarla ilgili bilgiler sağladıklarını dile getiren Kazı Başkanı Prof. Dr. Şimşek, o dönemdeki insanların beslenme alışkanlıkları, hangi hastalıktan öldükleri veya kaç doğum yaptıkları gibi verilere de ulaştıklarını dile getirdi.

Elde edilen birçok verinin, o dönemle bugün arasındaki bazı benzerlikleri de ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Şimşek, ”O zamanki insanların dişlerindeki aşınmalar kuru gıdaların çok tüketildiğini gösteriyor. Günümüzde Denizli’de kuru gıdalar gerçekten daha önceliklidir. Bazı meyve ve sebzelerin kurutulmasının, o zamandan günümüze geldiğini göstergesi” diye konuştu.

Prof. Dr. Şimşek, nekropol alanındaki kazılarda, kentin gelir seviyesinin diğerlerine göre daha iyi olduğunu ve kentten ihracat yapıldığını saptadıklarını belirtti.

Kazı çalışmaları kapsamında kent içindeki Karakallı anıtsal çeşmesinin yanından güneye doğru geçen caddeyi temizleyerek açacaklarını ifade eden Prof. Dr. Şimşek, batı tiyatrosunun sahne bölümünde yapacakları çalışmayla da bu tiyatroyu ayağa kaldırarak Denizli halkının kullanabileceği duruma getirmeyi planladıklarını söyledi.

Prof. Dr. Şimşek, 7 yıllık çalışma sonucunda Laodikya’yı ”gezilebilen, bileti kesilebilen bir ören yeri” haline getirmenin mutluluğunu yaşadıklarını, kentin tamamının ortaya çıkarılması için ise 600 yıla ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi.

Zeugma Antik Kenti’ne 30 milyonluk yatırım…

zeugma
GAZİANTEP – Gaziantep’in Nizip ilçesi Belkıs köyü yakınlarında bulunan, dünyanın en değerli mozaiklerinin çıkarıldığı Zeugma Antik Kenti’nde, Birecik Baraj Gölü’nün kıyısında Türkiye’nin ilk Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezi kuruluyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının onay verdiği, 30 milyon liraya mal olması beklenen merkezin 10 ayda tamamlanması planlanıyor.Gaziantep Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en büyük Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezinin 270 bin metrekare alanda inşa edileceğini, bölge ve komşu ülkelerdeki potansiyelin değerlendirileceğini söyledi.
Efiloğlu, şöyle devam etti:
”Kültür ve Turizm Bakanlığına teklifte bulunduk, ‘Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezine ihtiyacımız var’ dedik. 2006 yılında bize tahsisli 270 dönüm arazimiz göl kenarında. Bu arazide böyle bir oluşum olabilir mi diye istişarede bulunduk, bakanlık ‘olabilir’ dedi. Hatta bu projeyi bakanlığımız çok beğendi, ‘Gaziantep’in ihtiyacıdır’ dedi ve onayladı. Bu yılın ortalarında sanıyorum projeyi başlatacağız, 2011 yılında biter diye düşünüyorum.”

ZEUGMA ANTİK KENTİ
Zeugma Antik Kenti, MÖ 300′de Büyük İskender tarafından ”Selevkeia ad Euphrates” adıyla kuruldu. Romalı Komutan Pompeius MÖ 64′te kendine yaptığı yardımlar karşılığında kenti 1. Antiokhos’a verdi. Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden olan kent, MÖ 31′den itibaren tamamıyla Roma İmparatorluğu’na bağlandı ve ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını aldı.
Zeugma Antik Kenti’nde kurtarma kazılarında gün ışığına çıkarılan eserlerin en önemlileri olan mozaikler, Mars heykeli, duvar resimleri ve kil mühür baskı koleksiyonu, Gaziantep Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

İznik Ayasofya Müzesi

iznik ayasofya camii

İznik‘in tam ortasında , surlarla çevrili kentin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yerde inşa edilmiş olan yapıdır.Hristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. konsül 325 yılında bu kilisede toplanmıştır.Osmanlılar döneminde camiye dönüştürülmüştür. Yapı restore edilmeden önce çok harap ve yıkık durumdaydı.[1]Özellikle yabancı turistlerin oldukça ilgilendiği bir yapıdır.2007 yılında Restorasyon çalışması başlatıldı. Restorasyon çalışmasının binanın tarihi yapısını ve görüntüsünü bozduğu yönünde eleştiriler yapılmıştır. Milliyet gazetesi “Beton sıvayla restorasyon” başlığıyla verdiği haberde restorasyon çalışmalarının Ayasofya Müzesini tarihe gömdüğünü iddia etti. [2][3]Aynı habere göre Türkiye Arkelojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) yetkilileri “Bir Başkentin Yokoluşu” adındaki bir bildiri ile restorasyonun sonuçlarına büyük tepki gösterdi. M.S. 787 Yılında VII. Ekümenik Konsil’in Toplandığı Bu Kilise,Hristiyanlık Dini Açısından Oldukça Önemlidir. İlçe Merkezinde, Kentin Dört Ana Kapısına Ulaşan Yolların Kesiştiği Noktada Yer Almaktadır. İlk Olarak 4.yy’da Yapılan Kilise Kalıntıları Üzerine 6.yy’da Justinianus Tarafından Yeniden İnşa Ettirilmiştir. 11. yy’da Meydana Gelen Deprem Sonrası Yıkılan Yapı Üç Nefli Bazilika Tipinde Yeniden İnşa Edilmiştir. Bu Yeni Yapının Geometrik Desenli Renkli Mermer Döşeme Mozaiği İle Aziz Ve Havari Betimlemeli Freskleri Oldukça İlgi Çekicidir.1331 Yılında Orhangazi’nin İznik’i Fethinden Sonra, Bazilikal Kilise Camiye Çevrilmiştir. Kanuni Döneminde Mimar Sinan Tarafından Yapılan Önemli Değişikliklerle; Önüne Bir Minare Eklenmiş Ve Duvarları Nakışlarla Bezenmiştir.

Linkler

Reklamlar

Giriş - Powered by Pixelim Media · Sinema 360 · Ukrayna Turlari | Ozge Turizm | Kazantip | Vize | Epirise Lazer | Avrupa Turlari · Bozcaada Otelleri