Paylaşılamayan şehir MUSUL

yeni musul
Tarih boyunca, bereketli toprakları ve coğrafi konumu ile Musul her zaman çekici olmuş, bu sebepten dolayı, Moğollar’dan.. Safevi Devleti’ne, Selçuklu’dan.. Osmanlı’ya kadar birçok imparatorluk bu şehir için savaşmıştır. Sanayileşme sonrası ise, zengin petrol yataklarına sahip Musul’un talipleri daha da artmış, sonuç olarak küresel güçler, paylaşılamayan bu şehre göz dikmiştir…

Tüm bu gelişmeler, en çok, biz Türkler’in canını acıtmıştır. Atalarımız, Musul üzerindeki emperyalist oyunlar nedeniyle kanlı savaşlara ve isyanlara göğüs germek zorunda kalmış, bu topraklar için çok büyük mücadeleler vermiştir. Bugün hala, bölgedeki entrikalar, ülkemizi olumsuz bir şekilde etkilemekte, gerek iç karışıklık, gerekse dış baskılarla uğraşmamıza neden olmaktadır…

Irak’ın 1.800.000 nüfuslu Musul şehri, tarih boyunca gerek ticaret yollarının üstünde olması ve gerek stratejik konumu nedeniyle paylaşılamamış, birçok savaşa ve iktidar kavgasına sahne olmuş bir kenttir. Sanayileşme ile birlikte petrol ve yan ürünlerine olan ihtiyaç, Musul’u 19. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha da değerli kılmış, batılı gelişmiş devletlerin iştahını kabartan, arzulanan bir yer haline getirmiştir. Bu gerçek, en çok biz, Türkler’in başını ağrıtmıştır. Bir asırdan daha kısa bir süre önceye kadar hâkim olduğumuz bu önemli şehir yüzünden, atalarımız derin yaralar bırakan kanlı savaş ve isyanlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde de bu bölgedeki istikrarsızlık, Türkiye’ye son derece olumsuz bir şekilde yansımakta ve gerek iç huzursuzluklar, gerekse dış politik baskılarla boğuşmamıza neden olmaktadır. Bugün, Kuzey Irak’ta bulunan Türkmen soydaşlarımızın etnik baskılara mâruz kalması da, yine Musul ve Kerkük’te bulunan petrol yatakları üzerindeki emperyalist hâkimiyet savaşının sonucudur. Peki, Musul ne zamandan beri Türkler’in yurdu konumundadır? Büyük Selçuklu’nun 1092 yılında şehri fethetmesiyle, Türk egemenliğine giren Musul, daha sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin Musul ve Halep Atabeyi Ak Sunguroğlu İmadeddin Zengi zamanında ciddi gelişim göstermiş ve dönemin en gelişmiş şehirleri arasına girmiştir. O tarihte, şehrin Hatuniye Mahallesi’ndeki Türkmen Çarşısı’nın çok rağbet gördüğü ve Bağdatlı kervanlar ile alışveriş yapmak için buraya akın akın insanların geldikleri, tarihçiler tarafından yazılmıştır. Tüm doğu medeniyetini derinden sarsan Moğol İstilası ise, ne yazık ki bu şehri de mahvetmiş (1261), yakılıp, yağmalanan şehir, perişan olmuştur. Daha sonra Timur’un hakimiyet dönemini yaşayan Musul, akabinde Akkoyunlu ve Safevi yönetimi altında bulunmuştur. Musul’un Osmanlı hâkimiyetine girmesi, Yavuz Sul-tan Selim’in 1514 tarihli Çaldıran Seferi’yle gerçekleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534-1535 yıllarında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi sırasında bu hâkimiyet perçinleşmiştir. Musul, daha sonra Osmanlı-İran Savaşları sırasında Nadir Şah’ın kısa süreliğine işgaline uğrasa da tekrar Osmanlı topraklarına katılmış ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı vilayeti olarak varlığını sürdürmüştür. Musul’un zengin petrol yatakları, tam olarak 1871 yılında, Alman uzmanların bölgedeki araştırmaları neticesinde fark edilmiştir. Alman uzman heyetinin verdiği rapor doğrultusunda II. Abdülhamit bölgedeki sondaj çalışmalarına hız verdirmiş, 1898′de yayınladığı iki fermanla, Musul ve Bağdat Vilayetleri’ndeki petrol sahalarını Hazine-i Hassa’ya bağlamıştır.

OSMANLI DÖNEMİ’NDE, MUSUL VİLAYETİ KUZEY IRAK’I KAPSIYORDU

Bir diğer önemli husus da; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı sonunda kaybettiği Musul’un, sanıldığı gibi sadece Musul Şehri’nden ibaret bir bölge olmadığıdır. 1879 yılında Osmanlı’ya bağlı müstakil bir eyalet konumuna getirilen Musul Vilayeti; Kerkük, Süleymaniye ve Musul Sancakları’na ayrılmaktaydı. 1914 yılında hazırlanan Musul Vilayet Salnamesi’ne göre; Musul Sancağı: Musul, Akra, Dohuk, İmadiye, Zaho ve Sincar. Kerkük Sancağı: Revandiz, Kuşnuk, Köşk, Raniye, Selahiye, Erbil. Süleymaniye Sancağı ise: Merkez ile birlikte Kalambriya, Şehrizor, Muhammerah ve Bazyan Kazaları’nı içeriyordu. Kısacası, şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı’nın yıkılmasını hızlandıran I. Dünya Savaşı’nda kaybettiğimiz Musul Vilayeti, günümüzde içinde üç milyon Türkmen’in yaşadığı, bugün patırtıların koptuğu, Kuzey Irak’ı içeren bir bölgeydi.
eski musul
Peki, içinde Türkler’in yoğun olarak yaşadığı ve bu kadar değerli zenginliklere sahip bu şehir, nasıl kaybedildi?

Neden Kurtuluş Savaşı sonrası geri alınamadı?

En önemlisi de, yapılan anlaşmalar sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’nin Musul petrolleri üzerinde hakkı var mıydı?

Bu soruların cevaplarını bulabilmek için gelin önce, I. Dünya Savaşı yıllarına gidelim ve akabinde meydana gelen gelişmeleri inceleyelim.

I. Dünya Savaşı, maalesef, Osmanlı’nın idam fermanı olmuş ve Türkler için felaket ile sonuçlanmış bir harptir. Batıda, Çanakkale Cephesi’nde başarılı olunması ve Bolşevik Devrimi sonucu Rusya’nın, Doğu Anadolu’dan çekilmesine rağmen diğer cephelerde alınan mağlubiyetler ve müttefik Almanya’nın da yenilmesi, Osmanlı’yı Mondros Mütarekesi’ni (1918) imzalamak zorunda bırakmıştır. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra, İngilizler, Musul’u işgal etmiş ve bu şehir Osmanlı’nın elinden çıkmıştır. Fakat, burada dikkat edilmesi gereken husus, Musul’u, Osmanlı’nın savaşarak değil, Mondros Mütarekesi sonrası, mütareke koşullarına aykırı biçimde meydana gelen olumsuz gelişmelerle kaybetmesidir. Irak’ta, İngilizler sanıldığı kadar kolay kazanamadı. Mezopotamya, sahip olduğu petrol yatakları ve stratejik konumu nedeniyle, 19. Yüzyıl’ın son çeyreğinden itibaren, başta, o dönemin en önemli emperyalist gücü olan İngiltere ve gelişmiş, diğer batı ülkelerinin ilgisini çekmekteydi. Osmanlı’nın, I. Dünya Savaşı’na girmesi, İngiltere’ye, Mezopotamya ve bu bölgedeki petrol yatakları üzerindeki planlarını gerçekleştirme fırsatı verdi. Savaşa, Osmanlı’nın dahil olmasından sonra, İngiltere, 15 Ekim 1914′te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914′te Basra’yı işgal ederek, Irak Cephesi’ni açtı. Irak Cephesi, son derece çetin çarpışmalara sahne olmuş ve sanıldığının aksine, İngilizler kolayca amaçlarına ulaşamamışlardı. Şuaybiye Savaşı’nda, Osmanlı birlikleri başarılı olamadı ancak, İngilizler yavaşlatıldı. Daha sonra, Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldıran İngilizler, Türk Kuvvetleri tarafından Selmanpak’ta durduruldu ve kanlı çarpışmalardan sonra çekilmek zorunda bırakıldı (26 Kasım 1915). Geri püskürtülen İngiliz birlikleri akabinde, Türk Ordusu tarafından Kut ül Amare’de kuşatıldı (8 Aralık1915) ve beş ay süren çatışmalardan sonra mağlup edildi (28 Nisan1916). Kazanılan muharebenin sonucunda İngiliz General Townshend dahil, 13.399 İngiliz askeri esir alındı. Bu gelişme, tüm dünyada yankı bulurken, İngilizler, bölgeye ellerinde ne kadar asker varsa seferber etmek zorunda kalmışlardı. Ancak, General Townshend’e yardıma gelen 150.000 kişilik takviye İngiliz birlikleri, İran’da, Hamedan’a kadar geri püskürtüldü. İbrenin Osmanlı aleyhine dönmesi, 1917 yılının başlarında gerçekleşmiştir. Osmanlı Ordusu, takviye destek alamazken, mühimmat sıkıntısı baş göstermekteydi. Diğer taraftan, İngilizler, sürekli ek kuvvet ve lojistik destek elde ediyorlardı. Sonuç olarak, imkânsızlıklar nedeniyle savaşma kabiliyeti azalan Osmanlı Ordusu, 11 Mart 1917′de Bağdat’tan çekilmek zorunda kalmıştı. Sonradan, şehir tekrar geri alınmak istediyse de, başarılı olunamamıştır. Bağdat kaybedilmişti ancak, Mondros Mütarekesi yapılana kadar (1918) Osmanlı, Irak’ın kuzey bölümüne hakim durumdaydı. Tam olarak, orduların konumlanma durumuna bakacak olursak, Mütareke’nin imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve Musul Vilâyeti’nin büyük bir kısmı, Osmanlı Ordusu’nun elindeydi ve mütareke hükümlerine göre, bölgede bulunan askeri kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerekiyordu. Ancak, İngiliz birlikleri bu kurala uymadılar. İlerlemeye devam eden İngilizler, l Kasım’da Hamamalil’e girdiler. Buradan, Musul’u işgal edecekleri tehdidinde bulunarak, Türk Kuvvetleri’nin Musul Şehri dışına çıkmalarını istediler.

ALİ İHSAN PAŞA SÜRGÜNE GİDİYOR

Ali İhsan Paşa, bu isteğe ilk başta karşı çıktıysa da, baskı altındaki İstanbul Hükümeti’nden gelen çekilme emrini bahane ederek, direnmemeye karar verdi ve 8 Kasım’da Musul’u boşaltmaya başladı. Bu gelişmeden sonra, 10 Kasım’dan itibaren şehre giren İngilizler, 15 Kasım’da Musul’u resmen işgal etmişlerdir. Musul’u kaybetmemizde, İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi politikasıyla, Ali İhsan Paşa’nın cesur davranmamasının büyük etkisi vardı. Yıllar sonra ortaya çıkan General Wilson hatıratındaki; “Ali İhsan Paşa, Marshall’ın blöfünü görseydi, Marshall ilerleyemezdi. Ayrıca, İstanbul ile Londra arasındaki müzakereler zaman alabilir, belki bir süre sonra ara açıldığı için İngiltere ilerleme emrini veremezdi. Hele, Türk erkânı, hatta, Türk birlikleri, kendilerine jandarma süsü vererek şehirde kalmakta diretselerdi, İngilizler, onları şehirden çıkartamazlardı” sözleri, Musul’u nasıl yok pahasına kaybettiğimizin delili olmuştur. Burada, dikkat edilmesi gereken, İngiltere’nin Musul’u, Mütareke Şartları’na ve uluslararası savaş kurallarına aykırı bir şekilde, işgal etmiş olmasıdır. Diğer taraftan, geri çekilerek karargâhını Nusaybin’de kuran Ali İhsan Paşa, daha fazla tavizkar davranmayarak, İngilizler’in istedikleri silah ve cephaneyi teslim etmemiş, çoğunu Anadolu’daki “Müdafaa-i Hukuk” birliklerine göndermişti. Bu hareket, özellikle doğuda işgal karşıtı direnişin teşkilatlanmasında önemli etken olurken, tüm bu gelişmelerden rahatsızlık duyan İngilizler, İstanbul Hükümeti’ne baskı yaparak, Ali İhsan Paşa’yı görevden aldırtmışlardır. Daha sonra da, Ali İhsan Paşa, İstanbul’a dönmek üzere bindiği trende İngilizler tarafından tutuklanarak, Malta Adası’na sürgün edilmiştir. Ortadoğu’nun sahip olduğu değerli topraklar o dönemin, diğer bir sömürgeci devleti olan Fransa’nın da gözlerini kamaştırıyordu. Bu sebepten, bu bölgeye ilgi duyan iki ülke, İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı esnasında Sykes-Picot Anlaşması (1916) adı altında gizli bir mutabakat yapmış ve Osmanlı’dan koparılan başta, Mezopotamya olmak üzere, Ortadoğu topraklarını kendi aralarında paylaşmışlardı. Bu antlaşmaya göre, Fransa’nın payı; Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyılarıydı. Ancak, daha evvel de bahsettiğim gibi, Mondros Mütarekesi sonrası, İngiltere’nin Musul’u ele geçirmesi, iki tarafın yeni bir antlaşma yapmasını gerektirmişti. Sonuç olarak, İngilizler’in Musul’u işgal etmesi neticesinde ortaya çıkan problem, Serv Antlaşması’nın maddelerinin görüşüldüğü San Remo Konferansı’nda çözüldü (1920). Fransızlar bölgede çıkan petrolün yüzde 25′inin kendilerine verilmesi şartıyla, Musul’u tamamen İngilizler’e bırakmış ve böylece, Irak’ın kuzeyi tam anlamıyla, İngiliz Mandası’na geçmişti.

MUSTAFA KEMAL ÖNDERLİĞİNDE MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI ÇİZİLİYOR

İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı’dan kopardıkları toprakları paylaşa dursun, Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıkarak, “Milli Mücadele”yi başlatmıştı. Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarının Milli Mücadele esaslarını tayin ettikleri Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde Misak-ı Milli ayrıntılı hatlarıyla belirlenmiştir. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ise, Atatürk’e bağlı mebusların etkisiyle “Milli Yemin” anlamına gelen, bu bildiriyi kabul etmiştir. “Milli Yemin” ya da; “Ulusal Ant” anlamına gelen Misak-ı Milli, Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Türk Orduları’nın kontrolünde olan eski vatan topraklarının Türkiye’den koparılmasını kesinlikle kabul etmemektedir. Bu sebepten, 30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı toprakları içinde olan Sincar, Musul, Altınköprü, Erbil ve Süleymaniye Misak-ı Milli sınırları içinde kabul edilmiştir. Atatürk’ün, TBMM açıldıktan sekiz gün sonra 1 Mayıs’ta Meclis’te yaptığı konuşma, Mustafa Kemal’in Musul hakkında görüşlerini çok net yansıtmaktadır: “Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, Hudud-u Millî-miz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte, Hudud-u Millîmiz budur…”

ÖZDEMİR MÜFREZESİ KUZEY IRAK’TA

Mustafa Kemal önderliğindeki Ankara Hükümeti’nin Musul’u Misak-ı Milli sınırları içerisinde gören tavrı ve bölge insanının kendini, Anadolu’nun bir parçası olarak tanımlaması, İngilizler’in rahatça Irak’ın kuzeyine yerleşemeyeceklerinin işaretiydi. Nitekim, Irak’ın kuzeyindeki bazı aşiretler İngilizler’den hoşnutsuz oldukları için Osmanlı Devleti’nden bölgeye asker göndermesini, 9 Şubat 1920 tarihli bir telgrafla istemişlerdi. Ertesi yıl ise bu rahatsızlık silahlı mücadeleye dönüşmüş, Revandiz’de (16 Aralık 1921) İngilizler ile bölge aşiretleri arasında çıkan çatışmalar, İngilizler’in ağır kayıplar vermesine neden olmuştu. Bölgedeki gerginliğin iyice tırmanması, İngiliz Birlikleri’nin Ocak 1921′de Erbil ve Revandiz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti’ni destekleyen “Sürücü Aşireti” başta olmak üzere, Türkiye ile birleşmek isteyen guruplara saldırmasıyla meydana geldi. Tüm bu gelişmeler, Ankara Hükümeti’nin dikkatini çekerken, o dönem batı cephesinde, Yunanlılar ile meşgul olan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle, Revandiz’e, Milis Yarbay Özdemir Bey komutanlığında bir birlik gönderildi. Milis Yarbay Özdemir’in bu göreve seçilmesinde iki önemli sebep bulunmaktaydı: Öncelikle, Özdemir Bey, bölgeyi çok iyi tanıyan ve daha önce Antep’te Kuva-i Milliye Komutanlığı yapmış bir kişiydi. Diğer bir sebep ise, bölgeye Ankara Hükümeti tarafından gönderilecek düzenli bir ordu, ileride İngilizler’le yapılma ihtimali olan barış görüşmelerine gölge düşürebilirdi. Bu yüzden, Ankara Hükümeti’nin Musul Harekâtı’yla ilgisi olmadığı izlenimi vermek amacıyla, “Milis” kuvvetler bölgeye gönderilmek istenmişti. Yani, bu operasyon gayri resmi olarak gerçekleştirilecekti. Doğal olarak da, Özdemir Bey bu iş için biçilmiş kaftandı. Atatürk’ün isteği üzerine, düzenlenecek harekât için Elcezire Cephe Komutanlığı’ndan bir ödenek ayrılırken, Milis Yarbay Özdemir Bey’in emrine bir binbaşı, altı yüzbaşı, altı üsteğmen, dokuz teğmen, altı asteğmen, bir zabit namzedi ve bir hesap memuru yardımcı verilmiştir. Kuzey Irak’taki kısa süreli hazırlık döneminin ardından, bölgede kendinden bahsettirmeye başlayan Özdemir Bey Müfrezesi, İngilizler’i tedirgin ediyordu. Bu sebepten, Özdemir Bey, yani, Ankara Hükümeti yanlısı aşiretlere 10 Temmuz 1922 tarihinde düzenlenen hava harekâtıyla, köylülerin evleri ve ekinleri bombalanmış, bölge halkından yüzlerce sivilin ölmesine neden olunmuştu. Bu gelişmeler doğrultusunda, İngilizler’e karşı saldırıya geçen Özdemir Bey, 31 Ağustos 1922′de Derbent Muharebesi’nde, İngilizler’i ciddi şekilde hezimete uğratmış ve eylül ortasından itibaren Şaklava Kazası’na hakim olarak, Musul ile irtibatı sağlamıştı. Aynı zamanda, bu galibiyet, bölge halkın Türkiye Hükümeti’ne olan güvenini arttırmış ve bölgedeki aşiretlerin vergilerini, Ankara Hükümeti’ne vermek gibi bir girişimleri olmuştu. Bir diğer önemli gelişme ise, bölgedeki dengelerin bozulması sonucu, İngilizler’in Süleymaniye’yi terk etmek zorunda kalmasıdır.

FEVZİ PAŞA, MUSUL’A GİRMESİNİ EMREDİYOR

Türk Ordusu’nun, 30 Ağustos 1922 günü batıda, Yunan Orduları’nı tamamen ezdiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden bir gün sonra gelen Derbent Zaferi, çifte sevinç yaratırken, Musul’u silahla geri alma düşüncesi gündeme gelmişti. Bu niyetin en güzel göstergesi Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın, 7 Eylül 1922′de Musul’un silahla kurtarılması emrini Milli Savunma Bakanlığı ile Doğu ve Elcezire Kumandanlıkları’na bildiren telgrafıydı. Bu telgrafta, Fevzi Paşa’nın emirleri şu şekildeydi; “Elcezire Cephesi, bütün kuvveti ile Dicle’nin iki tarafından Musul yönünde taarruz edecektir. Doğu Cephesi ise; Van, Hakkâri ve Iğdır sınır kıtalarından teşkil edilen dağ bataryaları ile takviye edilen bir piyade tümeni, bir süvari tugayı, aşiret süvari tümenleri ve yerli halk ile takviye edilerek, Özdemir Bey Müfrezesi’yle birlikte, İmadiye, Süleymaniye hattı üzerinden Musul-Kerkük hattına taarruzla görevlendirilecektir…” Ancak, buradaki zaman dilimine dikkat edersek, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile batıda Yunan güçlerine kesin darbe indirilmiş ve Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesine ramak kalmıştır. Kısacası, zaten kısıtlı olan tüm imkânlar, batıda, Kurtuluş Savaşı’nın asıl safhası olan Yunan Cephesi’ne seferber edilmiş, doğal olarak bu şartlarda doğuda konuşlanan birliklere, yeterli takviye yapılamamıştır. Diğer bir husus ise, İtilaf Devletleri’nin Ankara Hükümeti’yle masaya oturarak önce Mudanya ve sonra Lozan Antlaşması’nı yapacağı siyasi ortamın oluşmaya başlamasıdır. Görüldüğü üzere artık cephe savaşları yerine masa başı mücadelesinin başladığı bir döneme girilmektedir. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurularak, Fevzi Paşa’nın verdiği emir bekletilmiş ve müzakere yöntemi ön plana çıkartılmıştır. Verilen kararın ne kadar isabetli olduğu ise, 3 Ekim 1922′de başlayan Mudanya Mütarekesi görüşmeleri sonucu ateşkese varılması ve tüm Trakya’nın kurşun atılmadan geri alınmasından bellidir. O dönem, İngilizler’le Özdemir Bey’e bağlı milis güçler çatışmalara girmiştir ancak, bu birliklere daha evvel de bahsettiğim gibi, Ankara Hükümeti’nden bağımsızmış gibi bir süs verildiğinden, İngiliz Hükümeti olaylardan, Ankara’yı direk sorumlu tutamamıştır. Diyebiliriz ki, düzenli orduyla büyük çaplı bir çatışmaya girilseydi, ateşkes ve Trakya konusunda Mudanya Mütarekesi’nde mutabakata varılamayabilinir hatta, belki de, bu görüşmeler hiç yapılamazdı. Tüm bu şartların doğrultusunda zaten, imkânsızlıklardan dolayı yeterince yardım göremeyen Özdemir Bey’in birliği, içinde bulunulan siyasi koşullar da göz önünde bulundurularak, savaş yönlü desteklenememiş ve Özdemir Bey, az sayıdaki askeriyle geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Fakat,  Musul meselesi, Atatürk ve arkadaşları için kapanmamıştı. Lozan’da kesinlikle bu bölgenin geri alınacağı düşünülmüş, Özdemir Bey’in başarıları ve bölge halkının Türkiye ile birleşme arzusu Ankara Hükümeti’ni cesaretlendiren temel etkenler olmuştu.

VE LOZAN…

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı neticesinde, Anadolu’dan tamamen silindiği düşünülen Türk Ulusu, dünyanın en güçlü devletleriyle Lozan’da masaya oturmuş ve varlığını, bağımsızlığını, tüm dünya’ya kabul ettirmiştir. Lozan, Türk Milleti’nin adeta yeniden doğuşunu tüm dünyaya kanıtlayan, Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruluğunu tüm devletlere kabul ettiren bir antlaşmadır. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922′de başlamış ve antlaşma 24 Temmuz 1923 yılında imzalanmıştır. Görüldüğü üzere antlaşmanın imzalanması ortalama sekiz ay sürmüştür. Bu süre zarfında, Türkiye’nin sınırları, Kapitülasyonlar, Boğazlar Meselesi, Azınlıklar, Osmanlı’nın borçları ve Musul’u içeren Türkiye-Irak Sınırı konuları görüşülmüştür. Ancak, kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un işgalcilerce boşaltılması ve Musul konularında anlaşma sağlanamamıştır. Bu üç konu sebebiyle, son derece gergin tartışmalar meydana gelmiş, bu yüzden de 4 Şubat’ta görüşmeler kesilmiş, savaş olasılığı gündeme gelmiştir. Savaş olasılığının artması nedeniyle, doğu bölgesinde olası Musul Harekâtı yapmayı planlayan birlikler, Atatürk’ün emriyle, Boğazlar’a yapılacak bir operasyon için İzmit ve Silivri’de konumlandırılmaya başlanmıştır. O dönem, bir diğer tehlike ise, Suriye üzerinden gelebilecek olası Fransız saldırısıdır. Bu sebepten Suriye Sınırı’nda da güvenlik tedbirlerinin alınması şart olmuştur. Daha Lozan Konferansı kesintiye uğramadan, gergin havayı fark eden Fevzi Paşa, Cevat Paşa’ya gönderdiği telgrafta, konferansın kesilmesi durumunda, Suriye Hududu’nda da Fransızlar’a karşı gerekli müdafaa tedbirlerinin alınması gereğini bildirmiştir. Görüldüğü üzere, Yunanlılar ile kapanan Batı Cephesi’nin hemen ardından Güneydoğu’da ve İstanbul önlerinde, özellikle, İngilizler’le yeni bir çatışmanın başlaması an meselesiydi.

NE OLDU DA GÖRÜŞMELER TEKRAR BAŞLADI?

Türkiye’nin taviz vermeyen, istikrarlı duruşu, İngiliz Hükümeti’ne geri adım attırmıştı. İngilizler, Osmanlı Dönemi’nde yabancılara verilen Kapitilasyonlar’ın yeni Türk Devleti’ni bağlamadığını ve kaldırılması gerektiğini kabul ettiler. Diğer önemli bir husus olan Boğazlar’ın da silahsızlandırılmaları karşılığında, Türkiye’ye verilmesi kabul edildi. Antlaşmaya göre; imzalanan Lozan Antlaşması TBMM tarafından onaylandıktan sonraki altı hafta içinde, İstanbul ve Boğazlar’da bulunan İtilaf Devletleri Kuvvetleri, bu bölgeleri boşaltacaklardı. Fakat,  Musul ile ilgili bir adım atılamamış ve Musul Meselesi, Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içinde ortak bir anlaşmayla çözümlenmek üzere konferans programından çıkartılmıştır.

LOZAN’DA, MUSUL ÜZERİNE İDDİALAŞMA

Lozan’da yapılan görüşmelere bakacak olursak, Türk tarafının iddiaları, son derece makul ve açık gerçeklere dayanıyordu. İsmet İnönü başkanlığındaki Türk Heyeti, Musul’un çoğunluğunu Araplar’ın değil, Türk ve Kürt Halkları’nın oluşturduğunu, Kürt Toplumu’nun ise, geçmişten gelen tarihi bağlara dayanarak, Türkiye’nin bir parçası olmak istediğini vurgularken, İngilizler’e resmen meydan okuyarak, Musul’da bir referandum yapılması teklifini sundu. Bu teklif, Lord Curzon başkanlığındaki İngiliz Heyeti için tabiî ki, kabul edilemezdi. Referandum demek, Musul’un ve tabiî ki önemli petrol yataklarının, İngilizler’in elinden uçup gitmesi anlamına geliyordu. Ancak, İngiliz Heyeti’nin referandum teklifini reddetme bahanesi, oldukça komikti; “Bölge halkının oy verme alışkanlığı yoktur ve bu konuda tecrübeleri olmadığından halkoyunun amacını anlayamazlar…” Aşağıdaki tabloda, İsmet İnönü’nün sunduğu Musul nüfus oranları bulunmaktadır. Lozan Barış Konferansı’ndaki İngilizler’in uzlaşmaz tutumunu görüşmeleri sıkıntıya sokarken, Lord Curzon ve İngiliz Heyeti’nin son oyunu, Musul Meselesi’nin Milletler Cemiyeti’ne havale edilmesi teklifiydi. Milletler Cemiyeti’nin işin içine girmesi, Musul’un elden gitmesinin tasdiki manasına geliyordu. Çünkü,   Milletler Cemiyeti’nin kurucusu, İngiltere olurken, Türkiye, bu birliğe üye bile değildi. Sonuç olarak, taraflar Lozan’da bu konu üzerinde anlaşamayacaklarını anlamış ve daha evvel bahsettiğim gibi Musul meselesini dokuz ay içerisinde karara bağlamak üzere tekrar bir araya geleceklerini karşılıklı taahhüt etmişlerdir.

İSTANBUL’DA TARAFLAR MASAYA OTURUYOR

Lozan Konferansı’ndan sonra İngiltere, kolay kolay masaya oturmak istememişti. Bunun sebebi, Irak’ta kendi yanında olan aşiret reislerinin yardımıyla kontrolü ele geçirdikten sonra Türk Hükümeti’nin karşısına avantajlı bir şekilde geçmek istemesiydi. Bu sebepten, “Haliç Konferansı” adı altında gerçekleşen görüşmeler ancak, 19 Mayıs 1924 günü başlayabildi. Konferansta, İngilizler, uzlaşmaz tutumlarını sürdürdükleri gibi, Musul dışında Hakkâri’yi de isteyince, görüşmeler bir kez daha kesildi. İngilizler, Hakkâri’yi istiyor ve tesadüfe bakın Nasturi’ler ayaklanıyor. Nasturi’ler, aslında çok daha önce I. Dünya Savaşı sırasında, Osmanlı’ya karşı, Rus Ordusu’yla birlikte hareket etmişler ancak, Ruslar, Doğu Anadolu’dan çekilince Türk Kuvvetleri karşısında tutunamamış ve İran’a kaçarak, oraya yerleşmişlerdi. Daha sonra, Kurtuluş Savaşı’nı fırsat bilerek, Hakkâri Bölgesi’ne izinsiz dönmüş ve Milli Mücadele esnasında, bazı Kürt ve Ermeni guruplarla birlik olup, Türk Ordusu’na karşı çatışmalara girmişlerdi. İngilizler’in Hakkâri’yi istedikleri bir dönemde, Hakkâri’de yoğun bir şekilde yaşayan Nasturiler’in ayaklanma çıkartması, insanı sinirden güldüren bir hadiseydi. Yine, ayaklanmanın bastırılması için bölgeye gönderilen Türk Birlikleri’ne, İngiliz askeri uçakları tarafından ateş açılması, ayaklanma ile İngilizler’in nasıl bir organik bağı olduğunu gözler önüne sermiştir. Fakat, tüm İngiliz yardımına rağmen, 7 Eylül 1924 yılında başlayan ayaklanma, Mustafa Kemal tarafından görevlendirilen Cafer Tayyar Paşa kumandasındaki birliklerce bastırılmıştır (24 Eylül 1924). Nasturi Ayaklanması, aynı dönem, Musul’a yapılması düşünülen harekâtı sekteye uğratırken, hemen akabinde yine, İngilizler’in etkisiyle çıkan Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin Musul’u almak ile ilgili planlarını değiştirmesine sebep olmuştur.

VE…MİLLETLER CEMİYETİ

Daha evvel de Musul meselesini Milletler Cemiyeti’nde görüşmenin Türk tarafının işine gelmediğini belirtmiştim. Ancak, Haliç Konferansı’nda İngilizler’in kabul edilemeyecek istekleri dolayısıyla, bir sonuç çıkmaması, İngiltere’ye meseleyi Milletler Cemiyeti’ne taşıma hakkı vermişti. Milletler Cemiyeti toplanmıştı toplanmasına ama,  Türk tarafı ısrarla, Musul’da halk oylamasına gidilmesini istiyordu. İngiltere ise, bölge halkının oylamanın anlamını anlayamayacak kadar cahil olduğunu iddia ediyordu. Tüm bu gelişmeler sırasında, pek çok kişinin bilmediği bazı kanlı olaylar sınırda yaşanıyordu. İngiliz Birlikleri, Türkiye yanlısı aşiretlere silahlı müdahalede bulunuyor hatta,  Türk kuvvetleriyle kısa süreli de olsa çatışmalara giriyordu. Bu sebepten, sınır bölgesindeki tansiyonu düşürmek amacıyla Milletler Cemiyeti, 28 Ekim 1924′te bir sınır tanımı yaparak, “Brüksel Hattı” adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak Sınırı tespit etti. Türkiye bu karara karşı çıksa da, La Haye Adalet Divanı’nın da, Bürüksel Hattı’nı destekleyen yönde bir hükme varması, Ankara’nın elini kolunu bağlıyor, İngilizler’in ise, ekmeğine yağ sürüyordu. Son olarak, Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925′te Brüksel Hattı’nın güneyindeki toprakların Irak’a bırakılmasını kabul eden kararını aldı. Türkiye’nin, Milletler Cemiyeti kararına karşı başarılı olamamasında, iç ve dış etkenler vardır. Yurt içinde, yine tam bu gelişmeler sırasında (büyük tesadüf) çıkan Şeyh Said Ayaklanması ve İnkılâplar’ın tamamlanabilmesi için istikrara ihtiyaç duyulması, bunun yanında, Türkiye’nin uluslararası arenada yalnız olması, Ankara Hükümeti’nin elini zayıflatırken, dışarıdan önemli bir başka tehlike gelme olasılığı doğurmuştu.

İTALYA, YUGOSLAVYA VE YUNANİSTAN, TÜRKİYE’YE KARŞI SAVAŞ HAZIRLIĞINDA

Musul Meselesi gündemdeyken, Türkiye, içerde, Şeyh Said İsyanı’yla boğuşuyordu. Diğer tarafta ise, bir başka tehlike söz konusuydu. İtalya’nın o dönemki politikaları ve Güney Sicilya’ya asker yığması, Ankara’da tedirginlik yaratmıştı. Atina’dan Londra’ya gönderilen çok gizli bir raporda İtalya, Yunanistan ve Yugoslavya’nın ortak hareket ederek, Balkanlar’da bir çatışma çıkartacağı, Yunanistan’ın Trakya’ya, İtalya’nın ise, Anadolu’ya çıkarma yapacağı bildiriliyordu. İçerde ve dışarıda bu kadar gergin bir ortam varken, İngiltere’yle savaşa girmeye çekinen Türkiye, Musul konusunu ikinci plana atmak zorunda kaldı. Bu şartlarda, yapacak fazla bir şey kalmadığı için Türkiye, 5 Haziran I926′da yapılan Ankara Antlaşması ile Musul’u Irak’a bırakmak zorunda kaldı.
şeyh said-musul
ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli olaylarından biri olan Şeyh Sait Ayaklanması, Türk İnsanı için acı ama, bir o kadar da önemli bir tecrübedir.  Fakat,  ne yazık ki, tarihimizdeki bu kara leke, insanlarımızca pek bilinmemektedir.  Hatta,   bu bilinmezlik yüzünden, isyanın lideri Şeyh Sait, çoğu zaman Nur Cemaati Lideri Said-i Nursi ile karıştırılmaktadır.  Hâlbuki,  iki şahsın da doğu kökenli olmaları ve isim benzerlikleri dışında hiçbir alakaları yoktur. Şimdi, gelin, Musul’u kaybetmemizde önemli etken olan, Şeyh Sait Ayaklanması’nı inceleyelim. Şeyh Sait Ayaklaması, içinde dini söylemleri bulundursa da, bir Kürt Ayaklanması’dır. İsyan, Türkiye’nin Musul üzerinde hak talep ettiği bir dönemde patlak vermiştir. O dönem, İngiltere bir taraftan Musul Halkı’nın Türkiye ile birleşmek isteğini önlemeye çalışırken, diğer taraftan da, Türkiye dahilinde,   isyan ve kargaşa çıkararak, Türkiye’nin siyasal istikrarını sarsmaya çalışmaktadır. Bu sebepten, Şeyh Sait Ayaklanması’nda İngiliz etkisinin bulunduğu bilinmektedir. İsyanda, yurt dışında toplanan ve Şeyh Sait ile ortak hareket eden Hilafet Komitesi’nin de katkıları bulunmaktadır. Komite, Şeyh Sait ile temas halinde olurken, Hilafeti, tekrar Türkiye’ye getirmek için yurt dışında propaganda yapmaktaydı. Ayaklanmanın baş aktörü Şeyh Sait’e baktığımızda, Elazığ’ın Palu Kazası doğumlu Kürt asıllı ve o dönemin önde gelen Nakşibendî liderlerinden olduğunu görüyoruz. Zengin bir insan ve tarikat ileri gelenlerinden olma özelliğiyle feodal yapı içerisinden sıyrılması, bazı Kürt aşiretlerinin üzerinde etki sahibi olmasını sağlamıştır. Şeyh Sait, aynı zamanda, Kurtuluş Savaşı esnasında, İtilaf Devletleri’yle ortak hareket eden ve Milli Mücadele’yi gerek ayaklanmalar, gerekse Milli Mücadele karşıtı propagandalarla baltalayan Kürt Teali Cemiyeti Liderleri’yle de dirsek teması halindeydi. Bu örgüt, 1921 yılında TBMM tarafından fesih edilmişse de, gizli bir şekilde faaliyetlerini devam ettirmişti.  Hatta, daha evvel bahsettiğim Nasturi Ayaklanması’nda da, bu örgütün önde gelenlerinden Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit’in de etkinliklerinin olduğu saptanmış, bu sebepten de tutuklanmışlardı. Doğal olarak Şeyh Said de şüpheliler arasındaydı.

İSYAN PATLAK VERİYOR

Bu gergin ortamda, Şeyh Said’e bağlı kişilerin Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmesi (13 Şubat 1925), kısa sürede genişleyecek bir ayaklanmanın fitilini ateşledi. Bu çatışmadan sonra kendisini inananların lideri olarak tanımlayan Şeyh Said, herkesi, din adına savaşmaya çağırarak, (bugün Bingöl sınırları içinde olan) Genç Vilayeti’nin Merkez Kazası Darahini’yi bastı ve vali ile öteki devlet memurlarını esir aldı (16 Şubat). Bölgedeki aşiretlerin desteğini alarak Diyarbakır’a doğru ilerleyen Şeyh Said, adamlarını iki guruba ayırdı ve kendi yönetimindeki gurupla, Maden, Siverek ve Ergani’yi ele geçirdi. Diğer gurup ise, Şeyh Abdullah’ın yönetiminde, Varto üzerinden Muş’a doğru harekete geçti. Varto’yu ele geçiren isyancılar, Muş’a ilerledilerse de, halktan toplanan yardımcı kuvvetlerle, Murat Köprüsü civarında durduruldular ve Varto’ya geri püskürtüldüler. 23 Şubat’ta isyana hazırlıksız yakalanan hükümetin yolladığı ordu birlikleri, Kış Ovası’nda Şeyh Said’in birlikleriyle çatışmaya girdilerse de, sayıca az olduklarından, Diyarbakır’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. 7 Mart’ta, Şeyh Said’in emrindeki 5000 kişilik bir kuvvet, Diyarbakır’a saldırdı. İsyancılar, şehrin kuzeyinde, surlar dışında yapılan başarılı savunma ile püskürtüldü. Güney kısmında ise, içerden yardım görenlerin desteğiyle, şehre girmeyi başardılar ancak, General Mürsel’in asiler üzerine yolladığı süvari kuvvetleri, isyancıları dağıtarak, kaçmalarını sağladı (8 Mart).

MUSTAFA KEMAL OLAYLARA EL KOYUYOR

Tüm bu gelişmelerin ciddiyetini daha baştan anlayan Mustafa Kemal Atatürk, isyana karşı gerekli önemleri almak için harekete geçti ve o sırada Heybeli Ada’da olan İsmet İnönü’yü acil Ankara’ya çağırarak, Başbakan Ali Fethi Okyar’ın istifasını istedi. İstifanın istenmesindeki en önemli sebep; ayaklanmanın ilk başlarda, hükümet tarafından bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirilmiş olmasıydı. Bu sebepten, isyanın ilk günlerinde yeterli tedbirler alınmamış ve isyan yayılmak için uygun zemin bulmuştu. Atatürk, daha sonra da İsmet İnönü’yü yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi (3 Mart). Ertesi gün, TBMM acil toplanarak, Takrir-i Sükûn Kanunu’nu kabul etti. Bu sayede, hükümete olağanüstü yetki tanınmıştı. Takrir-i Sükûn Kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı tehlikelerin ve olağanüstü şartların ortaya koyduğu engelleri önlemek amacıyla, 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önce, iki yıl için çıkarılan kanun, iki yıl daha uzatıldıktan sonra, 4 Mart 1929′da yürürlükten kaldırılmıştır. Takriri Sükûn Kanunu üç maddeden oluşuyordu. Kanunun en can alıcı birinci maddesi şöyleydi: İrtica ve isyana ve de memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükunu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilat ve tahrikât ve teşvikat ve neşriyatı (örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten man’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklal Mahkemesi’ne tevdi edebilir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkarıldıktan sonra, son derece hızlı bir şekilde bölgeye ek kuvvetler gönderilerek önce, 10 Mart’ta, Diyarbakır çevresindeki asiler temizlendi. Ardından, 14 Mart’ta Varto’da isyancılar dağıtıldı ve 26 Mart’tan itibaren de Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başlandı. Türk Ordusu tarafından çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları engellenen asiler, nisan başında çemberin daraltılmaya başlanmasıyla, bir bir yakalanmaya, ya da etkisiz hale getirilmeye başlandı. Ayaklanmanın önde gelenlerinden Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri, Palu’da, Şeyh Said’de Varto yakınlarında, Carpuh Köprüsü’nde ele geçirildi. İsyan, 15 Nisan 1925 günü bastırıldı. Başta Şeyh Said olmak üzere, ayaklanmanın önde gelen 47 yöneticisi, Diyarbakır’daki Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak idam cezasına çarptırıldı. Cezalar, 29 Haziran’da infaz edildi. Şeyh Said Ayaklanması bastırılmıştı ama, Türkiye Cumhuriyeti’ne çok zarar vermişti. Öncelikle, Musul Meselesi’nin tartışıldığı bir dönemde, gerek Nasturi Ayaklanması, gerekse Şeyh Said Ayaklanması, Türkiye’nin, Musul’u almak için ortaya attığı bölge insanlarının Türkiye ile birleşmek istediği yönündeki iddiasını zayıflatmış, İngilizler’in ekmeğine yağ sürmüştür. Ayrıca, bu iki isyanı bastırmak için sarf edilen zaman, Musul’a yapılacak olası bir harekâtı geciktirmiş ve değişen şartlardan dolayı da, imkânsız bir hale sokmuştur. Ayaklanmanın bir başka olumsuz tarafı ise, Türkiye’nin çok partili hayata geçişini sekteye uğratmasıdır. İsyana karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatılmıştır.

BÜTÜN OLUMSUZLUKLAR ANKARA ANTLAŞMASI’NA MECBUR KILIYOR

Dış baskılar, olası savaş tehlikesi ve peş peşe gelen ayaklanmalar, Türkiye’nin, Musul üzerinde hak iddia edebilmesini güçleştirirken, İngiltere önderliğindeki Milletler Cemiyeti’nin Brüksel Hattı üzerindeki ısrarı, Türkiye’yi, Ankara Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakmıştır (5 Haziran 1926). Bu antlaşmayla Türkiye, Musul’u kendi sınırları dışında kabul etmiş, karşılığında ise, bölgedeki petrol gelirinin yüzde 10′unu, 25 yıl süreyle alabil-me hakkını elde etmiştir. Ancak, İngilizler, Irak’tan çekildikten sonra, Irak’ta 1937 ile 1941 yılları arasında peş peşe tam yedi darbe yaşanır. Oluşan istikrarsız ortam sebebiyle, Türkiye, düzenli olarak payını hiçbir zaman alamaz. 1958′de, Irak’ta yönetimin el değiştirmesi sonucu, zaten düzenli ödeme alamayan Türkiye, bu tarihten sonra hiçbir alacağını tahsil edememiştir. 1986 yılına kadar, Musul petrol gelirleri bütçeye alacak olarak işlenmişse de, bu tarihten sonra, bütçe hesaplarına dahil  edilmemiş ve alacaklardan vazgeçilmiştir.

EMPERYALİST GÜÇLERİN KORKUSU

Bugüne bakıldığında, bölgedeki gelişmeler, I. Dünya Savaşı sonrası dönemle çok fazla benzerlik göstermektedir. Yine, Türkiye’nin doğusunda terör vardır. Ve yine, Irak’ın kuzeyi, emperyalist güçlerin etkisi altındadır. Türkiye’nin, başta, GAP ve ağır sanayi hamleleriyle, doğu illerine yatırım yapması kısacası, gelişip, bölgenin süper gücü olması, emperyalist devletlerin işine gelmemektedir. Bugün, Türkiye’nin kalkınması ve Ortadoğu’da otoritesini sağlamlaştırması durumunda, olabilecekler emperyalist güçleri ürkütmektedir. Düşünün ki, Kuzey Irak’ta, yani, petrolün cennetinde, 3 milyonun üzerinde Türk yaşamaktadır. Bugün, İran sınırları içinde de yaklaşık, 30 milyonluk bir Türk nüfusu bulunmaktadır. Güçlü bir Türkiye, Irak Türkleri’ne sahip çıkarak, petrol yatakları üzerinde hakim bir güç olabilir. Aynı zamanda da, İran topraklarında yaşayan 30 milyonun üstündeki Türk nüfusuna ve Azerbaycan Türkleri’ne ağabeylik yaparak hem Kafkasya, hem de yeraltı ve yer üstü zenginlikleri konusunda bir cennet olan Orta Asya’ya açılabilir. Kısacası, Türkiye’nin Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’da tek ve boy ölçüşülemez bir güç olması hiçte zor bir olasılık değildir. Bu gerçek, batılı emperyalist güçlerin ve bir kısım sermaye guruplarının ödünü kopartırken, Türkiye’nin kendini toparlamaması için birçok oyun tezgahlanmakta  ve aynen tarihteki gibi bazı Kürt guruplar kullanılmaktadır. Bugün ise, bölgede, dengeleri kuran esas oğlan İngiltere değil, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Buradaki en üzücü nokta, insanımızın, Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel gücünü görememesi ve üzerinde asırlardır oynanan oyunlara hâlâ, yeterince sesini çıkartmamasıdır…

ŞEYH SAİT AYAKLANMASI KRONOLOJİSİ

13 Şubat 1925

Şeyh Said’e bağlı kişiler, Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girdi.

16 Şubat 1925

Şeyh Sait’in isyancı birlikleri, Genç İli’nin Merkezi Darahini’yi alarak, vali ve bazı devlet memurlarını esir aldı.

21 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Kış Ovası’nda az sayıda ordu kuvvetleriyle çarpıştı.

24 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Elazığ’ı ele geçirdi.

26 Şubat 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Hani’yi işgal etti.

4 Mart 1925

Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi.

4 Mart 1925

TBMM, isyan bölgesinde ve Ankara’da, İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verdi.

7 Mart 1925

Şeyh Sait’e bağlı isyancılar, Diyarbakır’a saldırdı.

8 Mart 1925

Diyarbakır’da, Mürsel Paşa komutasındaki ordu birlikleri Şeyh Sait kuvvetlerini dağıttı.

14 Mart 1925

Varto’da, isyancılar dağıtıldı.

26 Mart 1925

Türk Ordusu, karşı harekâta başladı ve isyancılar, çembere alınmaya başlandı.

31 Mart 1925

Ordu birlikleri, Lice ve Silvan’ı ele geçirdi.

15 Nisan 1925

Şeyh Sait, Varto yakınlarında yakalandı ve isyan bastırıldı.

29 Haziran 1925

Doğu İstiklal Mahkemesi’nce ölüm cezasına çarptırılan Şeyh Sait ve arkadaşları idam edildi

Bu yazı Sağır Sultan Dergisi’nden alıntıdır…

Benzer Yazılar:

  • Benzer yazı bulunamadı.

Yorum Yap

Linkler

Reklamlar

Giriş - Powered by Pixelim Media · Sinema 360 · Ukrayna Turlari | Ozge Tur | Kazantip | Vize | Dalis Turlari | Dalis Kurslari